Klasik Bir Cumartesi: Agalloch – The Mantle

En anlamlı alamet?

Metal, diğer müzik türleri içerisinde dinleyicisini en çok değiştirip dönüştürebilme gücüne sahip türlerin başında geliyor. Ortalama metal kafa kitlesinin yarattığı ve anlayamayacağım bir biçimde inatla bunu korumak için epey çalıştığı cahil ve hödük imajının aksine, bu türe gönül vermiş insanlar arasında at gözlükleriyle yaşamayan, zihnini serbest bırakmış pek çok dinleyici de mevcut. Şekilci veya türcü olunmadığında ise metalin genel anlamda müzik konusunda insana katabileceği şeylerin sınırı gerçekten de yok gibi.

AGALLOCH dinlemek için metalci olmaya gerek yok, gibi bir önermeye getirmeye çalışıyorum sözü. Hatta aslında Agalloch sevebilmek, anlayabilmek ve ondan yararlanabilmek için öncelikle o bahsettiğim dar kalıpların arasında kendince çırpınıp duran ziyan metalci ekibinden olmamanız gerekiyor. İyi duyan, duyduğunu süzebilen bir çift kulağa ve insanı duygulara sahip olmak yeterli.

Zaten şöyle de bir şey var ki Agalloch’un ne tür metal yaptığını açıklamak da pek kolay değil. Neofolk etkilenimleri had safhada olan, haliyle folk yanı da oldukça ağır basan doom/black metal kırması atmosferik ve karanlık bir metal müzik yapıyor Agalloch. Eh, bunun nasıl bir şey olabileceğini zihninizde canlandırabilmek için bile belli bir birikime sahip olmak lazım tabii ve belki de bir noktada insanın gözünü bile korkutabiliyor. Ancak Agalloch öyle bir müzik yapıyor ki, epistemolojiye girmeye hiç gerek kalmıyor ve bu uzun uzadıya yapılan tanımlamalar yerlerini huşu içerisinde, hafif bir şok dalgasının etkisinde derin bir nefes verirken söylenen kısa ve net övgü dizelerine bırakıyor.

Grubun Amerikalı olduğunu, buna karşın kodlarında yadsınamaz bir İskandinav yapısı bulunduğunu ve minimalist yaklaşımın bu yapıyı iyice besleyerek ön plana çıkardığını belirterek biraz daha kitabi bilgiler vermeye başlayayım, yoksa yine inceleme dışında her şeye benzeyen ucube bir yazı olacak bu. Anlamın tanrıda değil, doğanın kendisinde olduğunu iddia eden ve arayan gözler için birbirinden kaliteli referanslar barındıran sözlere de pek girmemeye çalışacak ama tabii biraz da gireceğim, çünkü sadece sözler için ayrı bir yazı yazmak lazım belki de.

Arayış içinde olan herkes gibi John Haughm de melankoliyle sarmalanmış halde ve belki de grubun kariyeri boyunca yaptığı en çat-çut şarkı I am the Wooden Doors’da da, bu yazının ilk cümlesine ilham veren, ismiyle müsemme A Desolation Song’da da bu melankoli kendini yoğun bir şekilde hissettiriyor. Buna karşın yerle yeksan olmuş bir albüm değil The Mantle kesinlikle. Altmış sekiz dakikalık ezici süresine rağmen farkettirmeden değişebilen müziğiyle, her şarkıda dinleyiciyi yeni bir kulvara sokabilme gücüyle yorucu olmaktan çok uzak ve son anına kadar da dikkat çekiciliğinden hiçbir şey kaybetmiyor.

Doğanın mucizevi varlığı karşısında ezilen ve aynı zamanda estetik bir gözle doğanın ihtişamını takdir edebilen işlere karşı duyduğum ekstra sevgi bir yana, The Mantle hayatımda dinlediğim en dengeli albümlerden biri bu konuda. Bir yandan anlam arayışının bütün hüznü ve öfkesini bu altmış sekiz dakikanın her anında yoğun bir şekilde hissedilmek mümkün. Fakat diğer yandan da doğanın görkemi, güzelliği ve sonsuzluğu sayesinde bu arayışın beyhudeliğinin farkına varmak gibi bir durum da açığa çıkıyor sürekli ve ben bu dengeye gerçekten de aşık gibi bir şeyim. Hiç laf kalabalığı etmeden, gelmiş geçmiş en epik bestelerden biri olan In the Shadow of Our Pale Companion isimli çılgınlıktan şu dizelere odaklanalım:

If this grand panorama before me is what you call god,
Then god is not dead.

Hemen ardından gelen dizelerde ise sahip olduğu bütün umutların, bütün hayallerin iradesinin prangalarından kurtulup kıyısında oturduğu nehre, oradan da eninde sonunda denize karıştığından bahsediyor John. Eh be John kardeşim. Yuh be kardeşim.

The Mantle’ın üzerimdeki tesiri hafiften yine yoğunlaşmaya başladığından ufak ufak kapatayım. Albümün prodüksiyonuymuş, gitarın az duyulurluğuymuş, armudun sapı üzümün çöpüymüş; ben The Mantle’da bunlardan bahsetmem, konuşacak bin tane şey varken bundan bahsedene de saygı duymam açıkçası. The Mantle bambaşka bir iş. Müziğin, bağlı kalıpların bir hayli üstünde, ruhani açıdan biraz kuvvetli bütün insanların zahmetsizce içine girebileceği, kısacık bir anın ardından ise büyük bir sempati ve yerine koyma haliyle kendini tamamen kaptırabileceği müthiş bir eser. Belki burnu havada ve itici geliyordur okuyucuya ama bazı albümler için bunu söyleyecek kadar kendimi bir şey zannediyorum gerçekten de; tek temennim daha çok insanın bu mükemmeliği fark edebilecek ve takdir edebilecek kapasitede olmasıdır.

100/100

 

 

İsmail Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.