Klasik Bir Cumartesi: Mournful Congregation – The Monad of Creation

Merhaba. Aslında bu yazı 2007 yılından kalma. Birkaç ufak değişiklik yaptım ama 19-20 yaşın hislerine çok dokunmak istemediğim için genel fikri sabit tutmaya çalıştım. The Monad of Creation gerçekten acayip bir albüm ve biraz yanlış (doğru) zamanda denk gelinirse gerçekten insanın dünyasını tepetaklak edecek bir yıkıcılığa sahip. Ben de böyle abuk bir dönemde denk gelince ortaya bu yazı çıkmış oldu. Geçmişe dönüp bakan herkes gibi ben de biraz utanarak, biraz da gülümseyrek okuyorum. Siz de çok “cringe” olmadan okuyabilirsiniz umarm, haha. Mournful Congregation işte böyle bir şey.

* * *

Karanlığın göbeğine savrulmuş, olmayanın gölgesi üzerine düşmüş bir halde, boşlukta salınıyordu. Gözlerinin etrafında biriken kum tanelerinin hissiyle, her zamanki melatonin rüyalarından birinde olduğunu anladı. Gerçek olamazdı. İnsanın gerçekliğine bir türlü inanamadığı için asla var olamayacak tüm o güzellikler gibiydi. En derin dipsiz kuyular, en ferah çayırlar ve henüz sadece yarısı sararmış bir yaprak gibiydi. Tüm suniliği bir yana, bu alternatif varoluşun illüzyonu tek bir fiskeyle dağılacakmış gibi dursa da şimdiden alışmış, bu ilginç dünyanın sunacağı her şeyi görmeye kararlıydı; diğer taraftaki her şeyden daha cazipti bu bilinmezlik. Varsın gitsin bir sonraki doza kadar.

Eğer böyle bir şey mümkünse yokluğun içinde, hayır, karanlığın ortasında bir gölge yükseliyodu. Gölgenin boyu uzadıkça yükseliyor, yükseldikçe çevresini saran bu hiçlik her neyse ona dönüşüyordu. Bulunduğu düzlemi parça parça tüketmeye kararlı görünen bu varlığın görmezden gelinemeyecek gücüne daha fazla tahammül edemeyerek bakışlarını kaldırdı. Gördüğü gözlerin ışığından nasıl bir anda kör olduysa, aynı anda o bakışların sıcaklığından da içi eridi. Karanlığın içinde kıvrılarak ilerleyek bir gaz bulutu, el şeklini alarak eline dokundu. Önce kelimeler döküldü ağzından; hiç duyulmaması, hiç söylenmemesi gereken sözcükler kulaklarından içeri doldu. Varlığının biricik sebebi oluverdi.

Olsa olsa deliliğinin işiydi bu sanrı. Sesleri uydurmuştu belki ama avuçlarının arasındaki bu el de neyin nesiydi? Rüyaydı evet, rüya olduğu için ve bunun biteceğini bildiği bir an önce bitsin istiyordu. Bu kadar güzel ve bu kadar çirkin olan bir şey ne olursa olsun hiçbir gerçeklikte var olamazdı. Ne akıl ne de kalp böyle bir varlığı kabul edemiyordu. Kendini uzaklaştırmaya çalıştı, beceremedi. El sımsıkı tutuyordu.

Belki bu dünyanın bir parçası olur, belki gerçeği unutup bu yeni varoluş ile bir anlam kazanırdı. Mümkün değil, diye düşünmeye çalışırken düşünceyi oluşturan dil kayboluverdi belleğinden. Gölge biraz daha yaklaştı. Nefes almaya devam etmesi gerektiğini bile söyleyemiyordu kendine, sözcükler yok olmuştu. Biraz daha yaklaştı ve sanki böyle bir şey mümkünmüş gibi, hiç olmamış ve asla olmayacağını bildiği bir şeyi öptü.

Bedenini sardığından emin olduğu görünmez alevler, dudaklarındaki ölüm soğukluğu ile bilincin son kırıntıları da benliğini terk etti. Tek becerebileceği şey bir öpücüğün iradesizliğiyle sonsuza dek burada durmak olacaktı. Bu da bi şeydi, değil mi?

Ansızın düşmeye başladı. Kötü bir aşk şarkısı klibindeki gibi, sonsuza dek sürecek bir düşüştü bu. Ancak ölüme yaklaşıldığında hissedilebilecek bir farkındalık ile iç organlarının küçülmeye başladığını hissedince hayatta kalma güdüsüne tutunarak etrafına bakındı. O devasa gölge de hemen yanındaydı ama sanki giderek küçülüyordu. Karanlığın içinde, bomboş ve dipsiz bir yere doğru düşmeye başlamışlardı. Sanki kendisi daha hızlı düşüyordu. Onun düşüşü ise yavaşlamıştı. Nefessiz çığlıklarla doldurmaya çalıştı havasızlığı. Gölge giderek kısalıyor, yavaşça genişlemeye başlayan bir boşluk yaratıyordu. Son bir dokunuştan sonra elleri birbirinden ayrılıverdi. Sessizliği, yıllardır doldurmaya çabaladığı boşluğu yırtan, kulaklarından beynine dolup benliğini temelinden sarsan bir gürültü duydu. Sanki bir gezegen veya onun gibi bir şey yerinden kopmuştu.

Gözlerini bir kez olsun ondan ayırmadı. Sürekli değişip duran şekillerin arasında hafızasına kazıyabilecek bir şekli ayırt etmeye çalışıyordu. Kısa bir süre sonra hayatında ilk defa, nihayet korktu. Sonsuza dek yok olacaktı. Ayrı ayrı parçalanıp kaybolacaklardı belki de. Daha önce hiç korkmamış olan tüm insanların yaşadıkları ilk korkuları bir defada, hepsinin yerine yaşadı.

Araları giderek açılırken ömründe bu defa ilk kez umudu yaşadı. Belki de bu sadece kendini tekrar edecek basit bir oyundu. Belki bu sonsuz düşüş içerisinde bir noktada yine denk geleceklerdi. Her şeyin doğru gittiğini sandığın anda olması gereken neyse o oldu ve giderek flu bir hale gelmiş gölge, giderek etrafındaki karanlığın içine karışmaya başladı. Artık iyice yukarı bakması gerekiyordu aslında olmayan gözler onu görüyormuş gibi yapabilmek, olmaya devam edebilmek için.

Sonra daha önce hiç sevinmemiş gibi sevindi. Üzerinden kalkan yük o kadar büyüktü ki. O yukarı doğru gidiyordu. Bir ışık hayal etmişti yukarıda, ona doğru gidiyordu. Aşağıda ise dibi gözükmese de bir son olduğunu biliyordu artık. Hayatında ilk defa inanmıştı ne de olsa. En önemlisi de buydu belki de. Bir son olduğuna inanıyordu. Hayali bir ışık hayali bir gölgeyi yutarken kendine ait olduğunu bildiği bir şey yokluğa karıştı. Artık her şey olması gerektiği gibiydi.

98/100

İsmail Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir