Cormorant – Diaspora

Bir itirafla başlayayım: CORMORANT’a karşı inanılmaz saçma bir önyargım var. Grupla tanışmam fazla güzel kapaklı “Metazoa” ile oldu ve kapak o kadar detaylı, o kadar büyüleyici ve o kadar üzerinde çalışılmış idi ki, bunun bir metal albümü için fazla iyi olduğunu düşünüp abuk bir önyargı geliştirdim: CORMORANT işin artistik yönüne çok fazla eğilip muhtemelen asıl üzerinde zaman harcanması gereken şeyleri sallayıvermişti. “Metazoa” ve yine fazla güzel kapaklı “Dwellings”i dinlemiş herkesin bileceği gibi elbette haksızdım; ama bu yargı öyle bir yerleşmişti ki kafama, çok şey kaçırdığımı bile bile, hiçbir zaman CORMORANT’ın tam olarak içine giremedim.

Ta ki “Diaspora”yı ilk kez dinleyene kadar. Halbuki bakınca “Diaspora” yine çok sanatlı bir kapağa sahip, hem de üzerine çok uzun şarkılardan (yalnızca dört tanesinden) oluşuyor ve kağıt üzerinde önceki albümlerinden bile daha gösterişli aslında. Şu aşamada benim kafa yapımdan başka bu denli değişen ne var tam olarak bilmiyorum; ama çok net bildiğim bir şey var ki “Diaspora” nefis bir albüm.

“Metazoa” ve “Dwellings”den sonra gruptan ayrılan, kurucu üyelerden Arthur von Nagel’den sonra “Earth Diver”da benim bile fark edebileceğim denli tökezlemiş (gerçi bunu biraz farklı bir yöne sapmalarına da yorabiliriz) CORMORANT’ın von Nagel olmadan da bir kimlik yakaladığını görmek çok güzel. Hem de bu kimliğin böylesine sağlam bir albümü ortaya çıkartabildiğini görmek daha da güzel.

Pek tatlı bir davul atağıyla başlayan Preserved in Ash de, sonrasında gelen Sentinel de, The Devourer da grubun hem progresif kürkü altında barındırdığı farklı oyunlarını birer birer ortaya koymasını sağlayacak şekilde düzenlenmiş. Müthiş rifler yazma konusunda her zaman başarılı olan CORMORANT bu defa The Devourer haricinde çok uzun şarkılara yoğunlaşırken bu başarısını kullanmayı ihmal etmiyor ve akla bir zamanların DARK SUNS’ını ve dolayısıyla da yine bir zamanların OPETH’ini getirip riften rife koşuyor, şarkıların yapısı kompleksleşiyor; fakat hiçbir zaman da bu karmaşıklığın içinde kaybolmamayı başarıyor. Özellikle katmanlı gitar melodilerini çok iyi kullanıyor olmaları, üzerine bir de ufak tefek yerlere sıkıştırılmış davul ataklarının ekstra bir zenginlik katmasıyla şarkıların akılda kalıcılığı ve sürükleyiciliği çok artıyor.

Böylesine güzel üç şarkıdan sonra gelen ve 25 dakikadan uzun bir süreye sahip Migration ise kesinlikle albümün en ağır topu. Grubun giderek geride bıraktığı folk etkileşimlerinin yerini alan gümbür gümbür doom sound’unun en bariz hissediliği, temiz vokallerle iyice zenginleşen ve şarkının yarısından itibaren beş dakika kadar süren, kafası biraz daha dumanli bir BUCKETHEAD’in ya da biraz daha ayık bir Syd Barrett’ın elinden çıksa şaşırtmayacak enstrümantal pasajıyla büyük olasılıkla grubun yaptığı en iyi şarkı olan Migration, “Diaspora”nın “iyi bir albüm” kategorisinden den “çok iyi bir albüm” kategorisine pek bir efor sarf etmeden fırlamasının en büyük sebebi.

“Diaspora”da en çok takdir ettiğim yanlardan birisi, CORMORANT’ın progresif bir black metal yaparken artık adeta “moda” olan post-rock/post-punk gitarlarına hiç bulaşmaması. Bundan on yıl önce gayet normal olan, post- işlere hiç bulaşmayan türler üstü progresif metalin iyi yapıldığında ne kadar nefis bir şey olduğunu hatırlatması açısından da önemli bir albüm “Diaspora”. CORMORANT günümüz akımlarına taviz vermemeyi seçip gerektiğinde hörül hörül (yansımalar çok güzel şeyler değil mi ya) doom metal, gerektiğinde keskin hatlı black metal, gerektiğinde ise ustalık kokan bir progresif metal yapıyor, ve bu bence çok güzel bir şey. Bu ay tek bir albüm dinleyecekseniz o da “Diaspora” olsun diyor, huzurlarınızdan uzuyorum müsaadenizle.

91/100

a1743484124_10

Ertuğrul Bircan Çopur

Bilek metal.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir