Klasik bir Cumartesi: Tiamat – Wildhoney

1989:
Takvimler 1989 yılını gösterirken İsveç topraklarında, Treblinka adı altında – ki bu isim 2. Dünya Savaşı sırasında Polonya’da kurulan bir toplama kampından – black metal icra eden bir grubun ortaya çıkmasıyla başlıyor. 1988’de Rivers Edge adlı thrash grubunun elemanlarının yayınladıkları demodan hemen sonra Treblinka’ya geçmeleri ve yanlarına da “Luficer Hellslaughter” ve “Juck The Ripper”ı almaları ile Treblinka’nın ilk ve tek albümü olan Summerian Cry piyasaya çıktı. Albüm İsveç’in meşhur Sunlight Stüdyolarında kaydedilmiş ilk albüm olarak da adını tarihe yazdırdı. (Entombed, Dismember, Katatonia ve daha neler neler…)

1990:
Treblinka kurulalı daha bir yıl bile olmadan grup iki elemanını kaybeder. Lucifer Hellslaughter ve Juck The Ripper isimli arkadaşlar aralarında “ya bu iş böle gitmez, 20 yaşındayken iyi de, ben çoluk çocuğa karışınca da ortamlarda Lucifer Hellslaughter olarak anılmak istemiyorum ağabey,” benzeri konuşmalardan sonra gruptan ayrılmaya ve nüfusa kayıtlı oldukları isimleri kullanmaya karar verirler. Kulaklarına fısıldanan isimler neler midir? Tabii ki Johan Edlund ve Jörgen Thullberg. Yine de geçmişi unutmamak adına Summerian Cry albümünü Tiamat adı altında bir kez daha piyasaya çıkardılar ve Tiamat müzik sahnesine ilk adımını atar.

2E5

1991:
Sümer mitolojisi merkezindeki sözlerinin, black metalin o terli nefretinin, doom metalin yoğun sis tabakasının ve death metalin hastalıklı öğürtülerinin bir birleşimi olarak özetlenebilecek, grubun en az bilinen albümü olmasına rağmen yeraltı piyasada hayli saygı gören “The Astral Sleep” raflardaki yerini alır. Signe Thullberg’in vefatı ile müzikten soğuyan kurucu üyelerden Jörgen gruptan ayrılır. Signe Jörgen’in nesi oluyor Jörgen bilmiyorum ama soyadları tutuyor ve Jörgen de o yıl gruptan ayrılmış. Gerçek bir Sherlock Holmes muyum neyim.

1992:
Johan Edlund önderliğinde grup çıkışını sürdürmeye devam eder ve “Clouds”un çıkışıyla bir anda tüm gözler Tiamat’a çevrilir. Basit yapıların yoğun atmosfer ile birleşince ne kadar etkili olabileceğini ispatlayan nitelikte bir albüm olan Clouds, gruba kendi kitlesini kazandırmaya yeter de artar bile. Bundan sonra ne yapacaklarını herkes çok merak etmeye başlar. Kariyerine black metal ile başlamış, depresif death/black metal ile devam etmiş grubun bu son ürünü ise Candlemass, Mercyful Fate ve hatta Pink Floyd gibi gruplardan esinlenerek yapılmış, tüm komplikasyonlardan arındırılmış dümdüz bir heavy-doom albümü olunca, sonraki adımı herkes deli gibi merak etmeye başlar.

Nihayet 1994:
Grup Clouds turnesi ve arada çıkardıkları “The Sleeping Beauty-Live in Israel” konser albümünden sonra stüdyoya kapanır ve stüdyodan çıktığında elinde bir mücevher tutmaktadır. Sarı tonlarının hakimiyetindeki bu mücevherin adı ise tahmin edebileceğiniz gibi “Wildhoney” koyulmuştur. Müthiş bir duygu, beceri ve işçilik ile kırılan kılıç yeniden yapılır ve Sauron’un ağzını burnunu kırmak üzere…Yok ya bu o değil, o başka hikayeydi…
Wildhoney’in başarısıyla grup bir yıl sonra Dynamo’da, Wacken’da boy göstermeye başlar. Kısacası günümüzde çoğu metalperverin bilgiği Tiamat, Wildhoney ile Tiamat olur ve böylece ben de artık bu Trt Rock Market ağzını bir kenara bırakabilirim nihayet.

Kimi zaman günahkar, kimi zaman üzgün bir çocuk ve çoğu zaman da kendini içine çekip alıp götüren bir albüm Wildhoney. Bazı insanlara bazen çok dokunabilecek türden, kimyasala muhtaç hayallerin ürünü bir albüm. Herkese göre değil bu nedenle. Dinlediğinizde anladığını sandığınız, fakat aslında hiç anlayamadığınızı bildiğiniz, yine de anlamadığınız halde etkileyen bir albüm. Hem çok basit hem de çok karmaşık. Sözlerinden bir gün anladığınız şeyi başka gün anlamayabilir, her dinlediğinizde farklı düşlerin kucağına düşebilirsiniz.

Kuşlar, cırcır böcekleri ve su sesleri üzerine minicik bir gitar melodisi ile başlar Wildhoney. Hazır olup olmadığınızı umursamadan da “Whatever That Hurts” girer. İnsanın kafasına kafasına vuran davulları ve gitarları sadece yirmi saniye sürecektir. Peşinden gelen melodi ise Pink Floyd’un başı dumanlı zamanlarını hatırlatır. O kadar uzundur ki bitmeyecekmiş gibi gelir insana ve sıkıştığını hissettirir. Müzik ve Johan Edlund’un hafif fısıldayarak yaptığı vokalleri girdiğinde adeta rahatlar dinleyici. Saykodelik sözler, öncekinden daha da delice sözlerle kült bir nakarata doğru ilerler. Johan’ın yırtınırcasına söylediği sözlere eşlik ederken, herkes o sözlerden başka bir şey anlar. Şarkının sonlarında kendinizden geçmiş halde davulları dinlerken bir anda giren gitarlar ise “The Ar”ın başladığının habercisidir. Eskilerin gitar melodileri üzerine yapılan yumuşak bayan koro vokallerine göndermesiyle ünlenir The Ar. Ben gene yine niye TRT ya. Neyse, bu da böyle olsun.

Yavaş yavaş Wildhoney deliliğinin merdivenlerine tırmanmaya başladığınızı hissettiğinizde büyük ihtimalle “25th floor” çalıyordur. Klavyelerin sağladığı atmosfer Cthulhu kabuslarına arka plan müziği olacak kadar yoğundur. Tüm melankolinin yanında sürekli var olan keyif verici madde kullanımına bağlı (çok ayıp) halüsinatif tavırlar müziğin yoğunluğunu arttırır. Albüm genelinde klavye neredeyse hiç ön plana çıkmaz fakat her zaman orada olduğunu hissettirir. “Gaia” ise yorgun düşmüş yoksun bedenlere son darbeyi vurmak için birebirdir. Grubun belki de en mükemmel eseri olan “Gaia” da melankoli zirveye tırmanır.

“Do You Dream of Me” tüm o ürkütücü, karanlık atmosferi dağıtıp o bomboş bakan sevdiğinizin gözlerindeki anlık naifliği, saflığı ve masumluğu gösterir. Johan’ın tatlı tatlı vokalleriyle bir anda “her şey güzel olacak” düşüncesi yerleştirir zihinlere.  “A pocket Size Sun” ise 8 dakikalık bir deneysellik ürünüdür. Tüm şarkı davulların iktidarında ilerler. Başı sonu gibi değildir ve başlı başına ayrı bir dünyadır adeta. Kapanış için belki de en uygun parçadır. Ne anlayacağı ise tamamen dinleyiciye bırakılmıştır.

42 dakikalık bir yolculuk Wildhoney. Albüm bittiğinde tüm bu geçen süre içerisinde düşündüklerinizi toparlamanız pek mümkün olmayabilir. Sabah uyandığınızda “ne acayip rüyaydı, umarım unutmam,” dediğiniz ve hemen unuttuğunuz rüyalardan birisi gibidir. Ne zaman başladığını ve bittiğini anlayamadan garip bir şeyler yaşatır ve her rüyanın farklı imgeler ile aynı şeyi anlatması gibi, Wildhoney’i de her dinleyiş de farklı bir tecrübe hissi yaşatacak, fakat damakta bıraktığı tat nihayetinde aynı olacaktır.

98/100

İsmail Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir