Ulver – Shadows of the Sun

trick41

Müzikal olarak birbirlerinden hep çok farklı yerlere gitseler de, her bir ULVER albümü yadsınamaz bir şekilde her zaman bir ULVER albümüdür, ona şüphe yok. Gücünü yüksek miktarda tahmin edilemezlikten alan bir müzikal geçmişe sahip olan bir grup için bu gerçekten muazzam bir başarıdır düşünürseniz. Yeni bir ULVER albümü duyurulduğunda geniş anlamda nasıl bir ruha sahip olacağını grubu takip eden birisiyseniz tahmin etmeniz hiç de güç değildir; ve fakat albümü dinledikten sonra bu beklenti sınırları içinde grubun sizi halen nasıl bu kadar şaşırtabildiğine şaşırabilirsiniz.

Karşımızdaki albüm de tam bu tarif ettiğim şeyleri hissettiriyor diyebiliriz. Zira daha önce kendilerine karşı beslediğim sınırsız sevgi ve saygıyı çeşitli mecralarda defalarca dile getirdiğim Norveçli bu insanlar topluluğunun Silence EP’leri (“Silence Teaches You How to Sing” ve “Silencing the Singing”) ile başlayan ve müzikte minimalizm ile yapılan deneylerle geçen yılları, katman katman örülmüş “Blood Inside” ile bir sona gelmiş gözüküyordu aslında. Peşinden gelen “Shadows of the Sun” bu döneme kısmi bir dönüş içerip bir nebze sürpriz elementi içerirken, bir yandan da aslında müzikten fazlası olmayı hedefliyor. Ve bir önceki kıpır kıpır “Blood Inside” ya da kimi zaman techno’ya dahi kaçan “Themes from William Blake’s The Marriage of Heaven and Hell” ne kadar ULVER ise, “Shadows of the Sun” da bir o kadar öyle.

ULVER’in bir hissiyatı alıp, müzik gibi bir tınıyla dinleyicilerine yaşatmaya çalışması denilebilir “Shadows of the Sun” için. Çıkarttıkları soundtrack albümleri belki bir parça kenarda tutacak olursak da, grubun kariyerinde ilk defa ortaya gerçekten hüzünlü bir iş koyma çabasını gözden kaçırmak mümkün değil. Parçaların tam ihtiyaç duyduğu anlarda boşlukları dolduran yaylıların ve yanılmıyorsam müziklerine ilk kez kattıkları, Eos ile Funebre parçalarının hüznünü birkaç kat daha yukarıya çeken theremin’in de katkısıyla, bu çabanın nafile olduğunu söylemek gerçekten zor.

Albümdeki her bir şarkı her zaman tam bir şarkı havasını vermiyor. Anlatılmak istenenin çalınan notalar değil, onların temsil ettiği daha abstrakt bir konsept olduğunun belki de en büyük göstergelerinden bir tanesi bu. Hafif bir piyano melodisi ve Garm’ın her defasında dinleyicinin içini titreten vokallerinin bir kırıntısıyla başlayan bir parça, bir anda dakikalarca sürecek drone sekanslarıyla bitecek denli değişebiliyor. Dolayısıyla böylesine bir albümde Like Music (Müzik gibi) isimli bir parça olmasının bir tesadüf olduğuna pek fazla ihtimal vermiyorum.

Neredeyse albümün tamamında pes tonlarda kullanılan, enstrümanların ve elektronik öğelerin üzerinde, müziğin derinliğini arttırmaktan ziyade aynı katmanın bir parçası görevini gören vokaller ise hemen her ULVER albümünde olduğu gibi tüm dinletinin en kuvvetli yönlerinden bir tanesi. Bu tarz müziklerle haşır neşir olup da Garm’ın Let the Children Go’nun son 30 saniyesideki “after the sunset” deyişinde, ya da son şarkıda şarkıya ismini de veren dizeyi söyleyişinde yüreği şöyle bir titremeyen dinleyici zannetmiyorum ki var olsun.

Temelde “Shadows of the Sun” her an dinlenilmek için yapılmış bir albüm değil; fakat o kategoriye sığmayan kimi albümler gibi doğru zamanda dinlenildiğinde insanı alıp yolculuğa çıkartan bir albüm de değil. “Shadows of the Sun” bir sakinlik, durgunluk; adeta bir manzara albümü. Hayatın yoğun koşturmacası altında insanın 40 dakikasını ayırıp, kendi kendine dahi muazzam bir dinginliği olan kapağa bir doğa manzarası muamelesi yapıp gözlerini dikerek, her şeyden biraz uzaklaşacağı bir albüm bu. Az ve öz kullanılmış şarkı sözlerindeki kısmi anlam arama çabası ve yanındaki ufak boş vermişlik öylesine güzel alıyor ki insanın kafasını günlük dertlerinden, albümün değeri kendini ufak ufak enjekte ediyor kendini bir süre sonra dinleyicinin kanına.

Ve bana türü minimalizm, elektronika ve modern klasik müzik arasında dans eden bir albüm hakkında bu kadar konuşup da, içinde aslında bir BLACK SABBATH cover’ı olduğundan bahsetmemeyi başartabilecek yegane grup da ULVER’dir sanırım, zira ellerinin değdiği her şey artık ULVER’dir, ve başka referanslara, karşılaştırmalara ihtiyaç bırakmaz.

99/100

Ertuğrul Bircan Çopur

Bilek metal.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir