Nachtmystium – The World We Left Behind

4PNL_1Tray_right_SlitPktleft_D1004

NACHTMYSTIUM hep çok iyi, aynı zamanda hep de biraz arıza bir grup oldu. Albümlerinin isimleri, kapaklarından başlayıp bestelerine, tonlamalarına kadar hep hafif bir arızalık güttüler. Grubun merkezindeki adam Blake Judd’ın geçtiğimiz yıllarda ortaya çıkan skandallarına çok da şaşırmadım dolayısıyla. Zaten çeşitli uyuşturucularla samimi olduğunu suretine bakmaya gerek kalmadan, yalnızca yaptığı müziğe bakarak tahmin edebileceğimiz Judd, şaşırtıcı olmasa da bu rezaletlerle hem grubun hayranlarına, hem kendisine, hem de en şiddetli şekilde kendi çocuğu NACHTMYSTIUM’a inanılmaz şekilde yazık etti.

En aşağılık yerlerden geri döndüm, şahsî cehennemimde bir yolculuk yaptım.

Bu yazık edişin suratımıza en net çarptığı an da, herhalde “The World We Left Behind”ı dinlediğimiz anlar olarak kalacak. Zira NACHTMYSTIUM bence tarihinin en iyi albümünü diskografisinin sonuna, en iyi şarkısını da son albümünün sonuna saklamış. Blake Judd ortaya çıkan skandallarla öyle bir noktaya geldi ki, müziğini sevmek için kendisinin yaptıklarını gözardı etmek gerekiyor aslında. Ama bu defa karşımızda öyle bir albüm var ki, onun bu güne kadar yaptıkları olmasa böyle bir eser asla ortaya çıkamayacaktı. Kendi kişiliğinin, yaşadıklarının notalara dökülmüş hali olarak görüyorum ben “The World We Left Behind”ı. Dolayısıyla albüme de belli açılardan bakmak gerekiyor.

Kapkara bir ufka gidiyorum, sonu bir yere çıkmayan bir yolda. Nereye varacağını kimse bilmiyor; ama varmayacağı kesin olan tek yer, evim.

“The World We Left Behind” direkt olarak insanın dalağına çalışan Fireheart ile asıl açılışını yaptıktan sonra, uyuşturucunun Judd’ın hayatı üzerindeki etkileriyle ilgili bir yolculuğa çıkartıyor bizi, ve geçen her bir şarkıda bu yolculukla beraber şarkıların da derinliği artıyor. Grubun bilindik shoegaze etkili, gri bir blok şeklinde sürekli bizimle yolculuğa eşlik eden gitarları dinleyicinin kafasını farklı tempolarda sallatacak şekilde melodi değişimleriyle akıp giderken, Judd’ın vokalleri bize neler yaşadığını tane tane anlatıyor.

Bu sonu gelmeyen yolculuk, ebedî bir labirent.

Tane tane benzetmesini özellikle seçtim; zira brutalliğinden bir şey kaybetmese de bu tarzdaki en anlaşılır vokallerden birine sahip bir şahıs Judd, ve grubun şarkı sözlerine ulaşmak her zaman çok kolay olmasa da sözleri anlamak için (İngilizce bilmenin yanında) biraz dikkat yeterli oluyor çoğunlukla. Bu da aslında dinleyicinin albümün içine bir nebze de olsa daha rahat girebilmesini sağlıyor. Bir müptelanın yaşadığı tüm korkuları, uykusuzlukları, yalnızlıkları, ettiği tüm ihanetleri söz gelimi Into the Endless Abyss’in riflerinde ve sözlerinde bulmak mümkün. Judd’ın alçak tonlu böğürtülerinin içindeki, kendisinin “ölümlü cehennemim” olarak tarif ettiği o gizli hüznü fark etmek gerçekten de hiç de zor olmuyor. Hayatına, grubuna ve onunla ilgili her şeye yazık ettiğinin farkında olan bir adamın sesini dinliyoruz çünkü.

Geride bıraktığımız bu dünya; tüm sevdiklerimiz, tüm kucakladıklarımız gitti artık. İstikametimiz cehennem.

Konusu geçen hüzün gittikçe kendini mecburî bir kabullenişe bırakıyor, ve tüm bu çaresizliğin yerini albümün sonlarına yaklaştıkça yeni bir başlangıca yol verecek olan ruhanî yaklaşım almaya başlıyor. Özellikle daha önce de grubun yaptığı en iyi şarkı olduğunu düşündüğümden bahsettiğim Epitaph for a Dying Star’daki ister istemez akla gelen The Great Gig in the Sky atmosferiyle bir nevi olanlar ile barışma yolunu seçiyor grup. Karla Murphy’nin az ama muazzam bir biçimde kullanılmış olan vokalleriyle, bu dünyayı geride bırakıp gidiyor NACHTMYSTIUM gibi, Amerikan black metalinin 2000’lerdeki en başarılı gruplarından bir tanesi.

Geride bıraktıklarının muhâkemesini yaptıktan sonra, dünyanla belli bir yerde uzlaşırsın, ve yürümeye devam edersin. Kaçmaya, algı sınırlarının dışına çıkmaya. Her şey burada, barış içinde biter.

Öylesine etkiledi ki beni albüm, neredeyse grup bundan sonra da devam etsin isteyeceğim. Ama yalnızca neredeyse. Oldukça karamsar bir yolculuğa yakışır bir son olmuş zira “The World We Left Behind”, ve tüm rezaletlere rağmen bu yolculuktan alınan tad damağımızda, burada kalmalı.

92/100

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s