STERN – Bone Turquoise

stern_bone_turquoise.jpg

Bu kritik 2 Ağustos 2015’de kaleme alınmıştır.

Bomboş kâğıda uzun uzun bakıp, kendi içimde yalnızca anlık yükselen bir dürtüyü, daha nitelikli biçimde sözlere dökmek adına amaan dedim, başla işte bir yerinden, albümün girişi gibi olsun; ne bir intro, ne bir karşılama, ne bir uyarı, bilgilendirme olmadan dal sen de, anlat anlatabileceğini, sana ne yansıttıysa dökül ve sanki bu yazı hiç olmamış gibi kapat bitsin işte. Zaten kapağından ve isminden türü anlaşılmadığı için çoğu okur öncelikle aşağıdan grubun türüne bakacak ve eğer dinlemediği bir tür ise, sen burada methiyelerden botanik bahçesine çevirsen de dudak bükecek. Şayet ilgisini çekiyorsa, sayfada paylaştığın şarkıyı açıp, önce yazının başlığının ne olduğunu anlayacak, ardından da kendi fikirlerini inşa etmeye başlayıp, yazdıklarınla karşılaştıracak. Neticede yazdığının değeri belli işte, ne diye zorluyorsun.

Albümün hissettirdikleriyle başlayayım istiyorum, hoş tam eylülün başındayız, bir takım güzel yaprakların, güzel ağaçlardan hafifçe ayrılışını anlatayım. Ancak konu bu değil. Konu bu hiç değil. Konu dalına dönmeyecek yaprağın defterler arasında çürümesi değil, konu hissizliğin oluşumuna yardım edecek güçlü darbeler de değil. Konu hafif rüzgâr, konu “Trappings”in outrosu, konu olmayan martılar, atılmayan ekmekler, bol akıntılı deniz, gerilerden gelen kahkaha ve tavla taşı sesleri, yaşlı bir adamın rengi ağırmış yaşlılık gözlüğü, cehalet, bağrından şuhluk akan gökyüzü melodileri ardında sağır yenilen unlu mamuller, sevgiliyle geçirilen vaktin kız için çok güzelken erkek için manasız olması, el ele tutuşmanın yokluk zamanında değerlenip, içindeyken hiçbir hisse yol açmaması, ortak giyilen kostümlerin verdiği biz farklı ve mutluyuz hissi, hayatının en akıllı döneminde olduğunu zanneden ve geniş bakmayı kendine “farklılık” bilen kimselerin geceleri telefonlarıyla uykuyu erteleyip sonunda tamamen uykunun etkisine girmeden önce, kendilerine dönüp içine düştükleri içinden çıkılamaz olan duyguyu bir sonraki gün daha fazla farklı gibi görünmeye çalışıp iyice gömmeye uğraşması, konu eski tanıdığınla yeniden göz göze gelmemeye çalışmak, aslında mavi olmayan gökyüzü, balıkçı teknelerindeki fosforlu can simitleri, kullanılmayan tekneler, şarap seven balıkçılar, boylu boyunca bayraklar, üstümüze bilmeden düşen damlalar, iç savaşlar, galibiyet kokan yenilgiler, yapay yaşam gücü ve kara, çok kara mizah.

İçine girilmesi en zor şey nedir sorusunun cevabı bazılarımız için avangart müzik olabilir. (çok az sayıda bazılarımız diyeyim) Fakat en çok özgürlük tadan müzik de şüphesiz ki avangart müziktir. Öyle ki hiçbir sınıflandırmaya tâbi tutulamaz, ne dinlendiricidir, ne hırçın, ne keskin ne de olgun, kendi halindedir, dinleyen şekillendirir. “Bone Turquoise”i dinlemelerim sırasında şarkıların bana hissettirdiklerinin çok az bir kısmını yazdım bir önceki paragrafa. Bu kritik yalnızca konunun ne olmadığından oluşabilirdi. Yine de kendimi durdurup biraz bilgi vermek gerektiğini düşünüyorum.

KAYO DOT elemanlarının üçüne sahip olan toplam dört kişilik bir grup STERN. Çok büyük ihtimalle Toby Driver’la aynı müzik okulundan arkadaş olan Chuck Stern’ün önceleri tek başına yürüttüğü bu proje, sonraları Toby Driver, Keith Abrams, Tim Byrnes gibi underratedlik timsali, süper yeteneklerle birlikte bambaşka bir hal alıyor. “Entitlement” EP’siyle birlikte şekillenmeye başlayan yeni tarz, “Bone Turquoise” ile birlikte oturuyor. Albümle ilgili internette birçok mecrada farklı farklı müzikal etiketler mevcut, bu tarz etiketlemelerin bir yandan mecburi olduğunu düşünsem de yine de önemsemiyorum. Dediğim gibi aşırı yetenekli müzisyenler tarafından, hiçbir ifade sıkıntısı olmadan, şarkılardaki bütün iniş çıkışlar, farklı vokal kullanımları, diklenmeler sanki normal olaylarmış gibi aktarılarak yazılmış. Özellikle binbir projeye el atıp her defasında farklılığı yakalayıp, imzasını da atmaktan geri kalmayan Toby Driver, Chuck Stern’ün kendi projesinin temasını kendisine öğretircesine hem krallar gibi vokal yapmış, hem de gitarlarda, çok hafif MAUDLIN OF THE WELL andıran dokunuşlarda bulunmuş. Çok fazla dinlediğimden midir bilemiyorum, şarkıların hangisinde ne tarz dokunuşlar yaptığını doğrudan fark ediyorum.

Son olarak bütün albüm bir yana, “Trappings” bir yana benim için. Sanırım bu sene en çok sevdiğim şarkı olacak kendisi, gerek o basit klavye melodisi olsun, gerek olağanüstü vokal olayları olsun (of ulan), gerek bütün gidişatın sanki sürekli sekteye uğruyormuş hissini dayatması olsun her şeyiyle müziğe yepyeni bir bakış açısı, tertemiz bir nefes, eşsiz bir eser.

Albümle ilgili bütün bu yazdıklarıma rağmen, yüksek oranda avangart olduğu için, alışmamış bünyelere çok fazla can sıkıntısı ve halsizlik depolayabilir. Bunu da dikkate alıp, ona göre dinleyin diyebilirim. Bu albümün altında yepyeni bir yaklaşım, yepyeni bir hissiyat var. Yakalamanız dileğiyle.

100/100

Ozan Turakine

Carnac

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir