Chelsea Wolfe – Abyss

chelsea_wolfe_abyss.jpg

Bu kritik 11 Eylül 2015’de kaleme alınmıştır.

“…yediğim hiçbir tokadın sızısını yüzümde hissetmedim. Tokadı da yüzüme yememiştim zaten…”

-Sahir Kavi

Hayata dair yaklaşımlarını gün geçtikçe daha ilginç ve zengin biçimde kulaklarımıza sunan Chelsea Wolfe’un şimdilik attığı son adım olan “Abyss” albümünü inceleyeceğiz bugün. Şundan 6 – 6,5 sene önce bunca kasvetli müziklere, karamsar şarkı sözlerine, albüm kapağından çekilmiş stüdyo videosuna kadar her şeyi siyaha bürünmüş çalışmalara ön yargılı yaklaşır, Umut Sarıkaya edasıyla “elalemin acısından gözyaşından ekmek yiyorsunuz ulan!” derdim. Zaman değişti, müziğin en basit tabirle “duygular_ve_tecrübeler.rar” olduğunun farkına varınca, yaşadığım en kötüye teşvik eden aydınlanmayı yaşadım. Ruhu hoş etmenin en güzel yolunun onu müziğe dövdürmek olduğunu kim tahmin ederdi ki. O gün bugündür, hemen hiçbir derdimi dinlediğim müziğe bağlamadan, müzisyenin aktarmak istediklerini kabul ederek 40-50 dakikalık derbederlikler yaşıyorum. Son derbederliğimin sahibi ise işte bugün incelemekten zevk duyacağım “Abyss”.

Kendisini çok uzun süredir dinlemesem de en çok dikkatimi çeken şey Wolfe’un her bir albümde kendini müzikal olarak geliştirmeye devam ettiği ve attığı adımların hiçbirinin bir öncekini özletecek durumda olmaması. Hatta biraz daha abartıp Wolfe müziğinin öyle bir hal aldığını düşünüyorum ki, ardında 9/8lik ritimlerin, zillerin, hatta nidaların olduğu bir müziği bile birkaç dokunuşuyla ortalama bir ALTAR OF PLAGUES atmosferine çevirip kök söktürebilir hale getirebilir. Neden böyle düşündüğüme gelecek olursak, yalın dinlendiğinde çok farklı telden çalan bir sürü melodi barındırıyor albüm. Şafak sökerken fırından çıkan dumanı üstünde unlu mamullerin yumuşaklığını andıran bu güzel melodiler, Wolfe’un düzenlemeleriyle birlikte, sokak lambalarının ışığı altında foyası ortaya çıkan kara bulutların esen rüzgarla birlikte gözle görülür biçimde hareket ettiği bir yaz akşamı, serinliğe aldırmayıp esas mutluluğu kendini büyük boşluğun içinde ve manzaraya dair olan bütün nesnelerin arasında bulan insanın düşünceli bakışlarının yaydığı fikirsel çelişkilere dönüşüyor. Bununla birlikte Wolfe’un o pürüzsüz sesi her duyulduğunda, kargaşada herkesi ihtiyatlı davranmaya davet eden kimsenin etkisi altında tedirgin bir sakin olma, hangi duygunun baskın geldiğini ayırt edemeyip boşlukta asılı kalma hissi doluyor insanın içine.

Dallanıp budaklanan ve gittikçe sıkıcılaşan tasvirlerimden de anlayacağınız üzere, albüm boylu boyuna duygu patlaması. Her şarkı ayrı bir serüven adeta, “Crazy Love”daki etliye sütlüye karışmayan gitar ritmi & vokal ikilisinin ardına eklenen sürünceme tınıları, bütün bir şarkıyı koca bir kayba, yok oluşa, donukluğa çeviriyor. Yalnızca “Crazy Love”da değil, hemen bütün albümün formülizasyonu aynı, basit ritim çemberlerinin içine eklenmiş öğeler ve kadife vokal. Fakat şarkılar o kadar geniş yelpazeye hitap ediyor ki, baştan aşağıya aynı amaca hizmet etmelerine rağmen, hiçbiri birbirinin yerine geçemiyor.

Acının güzel bir şey olduğunu bir önceki albümünde bariz biçimde lanse eden Wolfe, gittiği yolda müzikal heybesini daha çok doldurarak, “Pain is Beauty” albümünde pek hissedilmeyen birçok yeniliği getirmiş. Özellikle vokallerde Sarah Mclachlan ve Amy Lee tatları almak mümkün. Vakti zamanında Burzum coverlamış olan Wolfe müzikal kariyeri boyunca hiçbir zaman tam anlamıyla metal olmadı. Ancak disonans melodiler (özellikle “The Abyss” şarkısında bolca) ve endüstriyele kaçan düzenlemeleri göz önüne aldığımda metal olmaya en çok bu albümde yaklaşmış diyebilirim. “Carrion Flowers”la birlikte buram buram SUNN O))) kokan bir giriş yapmış olması bile yeter hatta. O güzel sesini çığlığa dönüştürmediği sürece metal olmak adına atılacak her adıma varım şahsen. Çünkü her ne olursa olsun Wolfe’un en büyük kozu, şekilden şekle sokabildiği sesi bana göre.

“Abyss”in Chelsea Wolfe’un kariyerindeki yeri ise, diğerlerine göre çok daha önemli bana kalırsa. Her albümde cesurca atılan adımlar, bundan sonra çıkacak albüm için sekteye uğrayacak mı, yoksa gelişim adına daha farklı mecralara uzanılıp, hissiyattan hafif ödün verilip daha deneysel bir iş mi gelecek belli olacak. Önceki işlerini de çok sevsem de “Abyss”in Wolfe’un tam istediği müzik olduğunu düşünüyorum. Bunun bir adım ötesi ağır gelir. 55 dakikalık bu çalışmada her şey tam kararında çünkü. İfade sıkıntısı yok, dinleyiciye verilen rahatsızlık oranında özellikle nokta atışı yapılmış. Bu sebeple gelişimi seven bir insan olsam da şimdi utanmadan şunu söyleyip, kritiği sonlandıracağım.

Hep böyle kal Chelsea Wolfe.

90/100

Ozan Turakine

Carnac

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir