Harakiri For the Sky – Mære

Merhaba.

Her gün olduğu gibi bugün de kahvaltı sonrası Metalperver’e dair yapmam gereken diğer işleri bitirip incelemeye karar verdiğim albümü çevirmeye başladım. Mære‘i zaten günlerdir dinliyordum ama inceleme yazmadan önce şöyle tam konsantrasyon halinde bir tur daha çevirip düşüncelerimi kesinleştirmeyi huy edindim. Daha ikinci parçadaydım ki önce ani bir telefon trafiği (hiç de sevmem; taşınma durumlarım yüzünden emlakçı, satıcı, alıcı zart zurt derken iğrenç bir yoğunluğa düştüm bu ara), ardından madem bölündü bir kere diye düşünüp aradan bira kurma işini de (bakkal birası içecek kadar zengin olmayı ben de isterdim ama zor) çıkarayıp deyip o işlere yönelişim, yanından geçerken gözüm takılınca kedinin kumunu da temizlemece ve o gazla biraz da etrafı toplamaca derken abuk bir ev işi, günlük telaşe mevzularında kayboldum…

Bilgisayarın başına döndüğümde ise Mære hala bitmemişti.

Bu kadar uzun albüm olmaz arkadaşlar. Bunu her seferinde söylüyorum ve söylemeye de devam edeceğim, çünkü ne yazık ki belirli bir sürenin üzerine çıktığında çoğu albüm çatırdamaya başlıyor ve müthiş istisnalar bile kaidenin bozulmasını sağlayamıyor. Onu geçtim, endüstrinin single üzerinden döndüğü, dinleme alışkanlıklarının tamamen çalma listeleri, tekil parçalar ve hatta o parçaların bazı kısımları gibi saçma bir hale geldiği 2021 şartlarında delilik gibi bir şey bu kadar uzun albüm yapmak. Baştan söylemek lazım bu yüzden de: Avusturyalı post-black metal ikilisi Harakiri for the Sky’ın (kısaca HftS diyelim) yeni albümü Mære, 85 dakika uzunluğunda. Nasıl bir işe bulaştığınızı baştan bilin, öyle devam edin istedim okumaya.

Arson yazısını okuyanların hatırlayabileceği üzere bir HftS hayranı sayılmam ama grubu uzun yıllardır takip ediyor, yaptıkları işleri yakınen inceliyorum. Buna karşın maddi manevi imkanları geniş, güçlü bir şirket ve Avusturyalı ikilinin vizyonunu daha rafine hale getirecek sağlam bir prodüktör ile grubun çok büyük bir sıçrama yapabileceğini düşünüyorum. Mære‘in bu sıçramayı gerçekleştirmelerini sağlayıp sağlamayacağını zaman gösterecek ama eksik bulduğum, düzeltilmesi/iyileştirilmesi gerektiğini düşündüğüm yönleri olmasına rağmen şurası açık ki HfTS tarzını ve müziğini tamamen oturtmuş, post-black metal tarafında günümüzün en güçlü ve söz sahibi isimlerinden birisi, çünkü Mære, destansı uzunluğuna rağmen grubun konuya ne kadar hakim olduğunu çatır çatır hissettiriyor her anında.

Tabii post-black metal etiketi aslında çok keskin, spesifik bir müziği tanımlamıyor. Demek istediğim IHSAHN‘ın After‘ı da, WOLVES IN THE THRONE ROOM‘un Celestial Lineage‘ı da, ALCEST‘in Kodama‘sı da, DEAFHEAVEN‘ın Sunbather‘ı da post-black metal etiketi taşıyor ve bu albümlerin birbirinden ne kadar farklı olduğunu anlamak için çalışan bir veya iki kulağa sahip olmak yeterli. Hal böyleyken HftS’ın da post-black çatısı altında farklı türlerden ilham alan, black metal havasında ama black metal yoğunluğunda olmayan bir müzik yaptığını söylemek şart. Sık sık karşınıza çıkacak melankolik pasajlar, INSOMNIUM vari melodik/melankolik death metal parçalar/kısımlar, klavye/piyano ağırlığında geçilen bölümler ve shoegaze/blackgaze yanlamalı daha uçucu işler ile konuya hakim olmayan dinleyiciyi şaşırtabilecek kadar çeşitli bir müziğe sahip Mære.

Hazır Alcest, shoegaze vs. demişken hızlıca birkaç kitabi bilgi vermek gerekirse açılış parçası (albümün ağır toplarından) I, Pallbearer sonrasında giren Sing for the Damage We’ve Done‘da gruba Alcest insanı Neige eşlik ediyor. Zaten bazı kısımlar (girişi mesela) biraz daha uzatılsa Alcest parçasına dönüşebilecek kadar Neige tınlıyor ve onun vokalleriyle iyice o kuru çiçeklerin salına salına durgun suların üzerine düştüğü dünyalara ışınlıyor insanı bu şarkı. Ayrıca Arson‘da olduğu gibi yine davullarda SEPTICFLESH ve birçok farklı gruptaki çalışmalarından tanıdığımız Krimh bulunuyor. Bir kondüsyon davulcusu olarak ruh katacak incelikli dokunuşları zayıf ama yine de müziğin yükseldiği anlardaki coşkulu çift-bas davul komboları ve zaman zaman aralara soktuğu hayalet nota vuruşları sayesinde müziğe derinlik katmayı, yönlendirmeyi ve güçlendirmeyi başarıyor. Özellikle Arson‘da daha geri plandaydı ama bu sefer ona da alan açılmış gibi ve bilmeyen biri davulcunun konuk olduğunu anlamayabilir, zira gayet organik ve müziğin içinde bir performansı var Krimh’in.

Ayrıca PESTE NOIRE, AMOSEURS gibi isimlerde yer almış Audrey Sylvain de konuk olmuş (Once Upon a Water) ama sonradan kendisinin ırkçı görüşleri yüzünden kayıttan silinmiş. Yani, aslında bu konuya girmeyeyim diyordum ama… Yahu 2006-2007’de, daha ilk albümünü yaptığında dinliyordum Peste Noire’ı ve o zaman bile bir NSBM grubu olduklarına dair bin tane söylenti dolanıyordu. Kaldı ki bugün Metal-Archives’ta grubun sayfasını açsanız söz temasında ayan beyan “Beyaz Üstünlüğü”, “Irkçılık”, “Faşoluk” vb. şeyler yazıyor… Hiç mi bakmadınız arkadaş?

Neyse, direkten dönmüşler diyelim. Ha bu arada, grubun Audrey’e yaptığı açıklama da inanılmaz aptalca. Ilık ılık “Biz ne sağ ne sol şey yapmıyoruz yani, aslında bize kalsa sorun yok yani de işte hayranlar çok tepki gösterince şirket de tabii şey yaptı, biz de çok emek verdik bu işe, turne iptal olur falan diyorlar yani bacım bizi de anla,” gibi rezalet bir açıklama yapmışlar. Günümüz kültürü özellikle bu konulardaki ilk yanlış hamlede özneyi yok etmek üzerine dayalı olduğu için o anki paniği, korkuyu ve endişeyi çok iyi anlıyor ve zaten hali hazırda düzgün yönetilmeyen bir grup olduğunuzu biliyorum ama bari birey olarak biraz omurga gösterseydiniz keşke şu konuda da sırtınıza vurup aferini yapıştırsaydık biz de.

Dramayı bir kenara bırakırsak şarkının verse, yani dörtlük kısımları boş geçiliyor gerçekten de. Hakikaten silmişler kızın vokallerini ve son dakika düzenlemesi olduğundan yerine bir şey de koy(a)mamışlar belli ki. Haliyle sadece nakaratında vokal olan, biraz garip bir şarkı Once Upon a Water.

Albüme dönelim. Türün deneye, keşfe açık olduğundan bahsetmiştim ve HftS de her albümünde kerteriz noktasını farklı bir yere koymaya çalışan, yüzü ileriye dönük bir isim. Yavaşça tutuşup dev bir yangına dönüşen kreşendo yapılı (I, Pallbearer) patlayıcı parçaların yanında kendi adıma albümün en iyilerinden epik I’m All About The Dusk ve piyano-davul ikilisinin çağladığı Silver Needle – Golden Dawn gibi çok daha komplike, katmanlı besteleri bir arada sunuyor Mære. And Oceans Between Us gibi şarkılarda ise hem ana motif hem de ara melodi konusunda elinin ne kadar güçlü olduğunu kanıtlamak istercesine bir fikirden ötekine dans ederek, umursamazca ilerliyor Matthias Sollak. Daha basit düşünen bir grup bu parçadan birkaç şarkı çıkartabilir gibi geliyor bana, öyle dolu bir gitar işçiliği var.

J.J. rumuzlu Micheal’ın %99 oranında histerik çığlıklar şeklinde vuku bulan vokalleri ise albümün duygusal yönünü besliyor. HftS vokalini her zaman biraz tek boyutlu bulduğumu söylüyorum ama HftS müziği müzikal açıdan farklı yöntemler kullansa da duygusal açıdan üç aşağı beş yukarı aynı çizgide gidip geldiği için vokali besleyip yardımcı oluyor neyse ki. Zaten ne kadar keskin, net bir enstrüman kullanımı olsa da ikilinin ham enerjisini, uyumunu ve bu işin arkasındaki açlığı/ruhu hissetmek mümkün ki o da monotonluğu gözardı etmeyi sağlıyor. Varoluş krizlerinden içinde bulunduğu çukurda bile hayata tutunmayı sağlayan umut kırıntılarına kadar içe dönük, rahatlıkla bağlantı kurulabilecek sözler yazmış J.J. ve bu açıdan kısa sürede tekniği unutup içeriğe odaklanmayı mümkün kılıyor. Tabii keşke Sing For The Damage We’ve Done‘daki gibi temiz vokalleri biraz daha serpiştirseymiş albüme, veya en azından o histeri çığlıklarında bir ton dalgalanması, iniş-çıkış olsaymış bari diyeceğim ama beş albümdür diyorum bunları zaten; bu adamın ederi bu kadar deyip kabullenmenin vakti geldi de geçiyor artık.

Günün sonunda iş biraz da dinleyicinin kondüsyonuna bağlı Mære ile ilgili. 85 dakikanın içerisinde elbette doldurma anlar, parçalar var ama HftS’ın formülünü beğeniyorsanız grubun kendi içerisinde olan bitenin iç uyumu ve dengesi, sürenin akıcılaşmasını sağlıyor bir şekilde. Vokal, beste ve süre konusundaki eksiklikler de çok göze batmıyor o noktadan sonra. Haliyle melankolik death/black metale yanlayan, shoegaze/blackgaze sınırının ötesine geçmekten çekinmeyen, Krimh’in gaz davulları eşliğinde bazen çiğ enerjisini kontrolsüzce etrafa yaymaktan da geri durmayan iyi bir post-black metal albümü arıyorsanız Mære uzun bir süre oyalayacaktır sizi. Ben albümü beğendim, fakat grubun yönlendirmeye ve yönetilmeye ihtiyaç duyduğu, aksi takdirde Harakiri for the Sky’ın belli bir çizginin ötesine geçemeyeceği yönündeki düşüncelerimde herhangi bir değişiklik olmadı.

83/100

P.S: Grubun yakın zamanda açıklanacak yeni bir tarih dahilinde ilk defa ülkemizi ziyaret edeceğini, gelişmeler için Duality Productions ve resmi ana basın sponsoru konumundaki Metalperver’i takip etmeyi unutmamanızı da hatırlatmış olayım.


Patreon’da hedef: 21/25
Metalperver’e destek olmak için aşağıdaki düğmeye tıklayıp bir göz atabilirsiniz:

Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Bir Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.