Therion – Leviathan

Merhaba.

90’ların ikinci yarısından itibaren, ekstrem metalin karşı kutbunda yer alan kolay dinlenebilen, gotik estetikten beslenen, radyo dostu metalin en önemli isimlerinden biri oldu Therion. Kariyerine karanlık, ağır bir death metal grubu olarak başlamıştı aslında. Hatta öyle ki ilk demosunda mikrofonun başında DISMEMBER efsanesinin yegane vokalisti Matti Kärki yer alıyordu. Ancak Therion’un beyni ve günümüzdeki tek kurucu elemanı Christofer Johnsson, CELTIC FROST‘un Into the Pandemonium ve To Mega Therion albümlerinden aldığı ilhamla yola çıkmasına karşın 1996 yılında Theli‘yi yaparak bugün bildiğimiz anlamdaki senfonik metalin tohumunu ekmeyi başarmış, metal tarihinde bir kırılma yaşanmasına neden olmuştu.

Abarttığımı düşünenler mutlaka çıkacaktır ama dümdüz literatür bu aslında; Theli yayımlandığında daha ortada ne EPICA diye bir grup vardı, ne NIGHTWISH ilk albümü Angels Fall First‘ü yayımlamıştı, ne de WITHIN TEMPTATION ilk demosunu kaydetmişti. Celtic Frost dışında ilham alınabilecek tek isim belki de Liv Kristine’in üstün vokalleri sayesinde güzel/çirkin vokal ikiliğini oturtmuş THEATRE OF TRAGEDY olabilirdi olsa olsa. Kısacağı orkestral düzenlemeler, koro vokaller, klasik müzikten ilham alan beste kurguları vb. pratikler, henüz metal dünyasında pek de alışageldik fikirler değildi.

Bugün ise bambaşka bir gerçekliğin içerisindeyiz. Senfonik metal, yukarıda bahsedilen isimlerin görkemli günlerini yaşadığı altın çağını çoktan geride bırakmış durumda. Aşağıdan gelen grup sayısının ve bu türün çeşitlendirme potansiyeli noktasındaki yetersizliğinin neticesinde, yavaş yavaş azalıp tükenecek gibi görünüyor açıkçası. Merceği biraz daha odaklayıp Therion için de benzer şeyler söylemek mümkün hatta: Gothic Kabbalah‘dan beri işler pek iyi gitmiyor İsveçli topluluk için ve özellikle hayranları epey yoran, yıpratan son iki albümün ardından Christopher’ın melon şapkasını önüne koyup düşünme vakti gelmişti. Artık başına buyruk, özgürce takılacak kredisi kalmadığını kendisi de fark etmiş olacak ki 17. albümünü yayımlamadan önce yaptığı bir açıklamada “Hayranlara, uzun zamandır istedikleri şeyi vereceğiz,” gibi bir cümle ile 2021 Therion’unun daha bilindik, daha standart bir Therion olacağının sinyallerini vermişti.

Gerçekten de hit ihtimali üzerinden kurgulanan kısa, net bestelerden oluşan bir albüm Leviathan. Akılda kalıcı vokal düzenlemeleri, Therion diskografisinden tanıdık motifler ve alışkın olduğumuz akor dizilimleri üzerinden hafızalara yerleşmeye çalışıyor. Yakın dönemde Nightwish’ten ayrıldığını açıklayan Marco Hietala’nın konuk vokalleriyle şarkıya seviye atlattığı Tuonela, hemen arkasından gelen ve özellikle nakarat vokali sayesinde öne çıkan, Chiara Malvestiti’nin performansıyla yükselen isim parçası Leviathan, bu noktada Therion’un tecrübesini ve zekasını daha albümün başından, net şekilde gösteren şarkılar. Hatta Lemuria zamanlarının tadını alabilirsiniz bence bu şarkılardan. Tabii böyle vokal ağırlıklı, güvenli bestecilik tercihinin hem pozitif hem de negatif sonuçları var elbette ve daha ilk dinlemeden bile kendilerini gösteriyorlar.

Pozitif taraftan başlamak gerekirse hakikaten de zaman zaman Therion’un neden Therion olduğunu gösterdiği parçalar ve kısımlarla dolu Leviathan. Yıllardır Therion’u boşlayan bir dinleyici olarak bu bölümlerin nostaljik bir keyif vermenin de ötesinde, günümüz Therion’unun neden hala geçerli ve güçlü olduğunu anlamamı sağladıklarını söylemeliyim. Örneğin Aži Dahāka gibi (zaten Therion böyle isimler kullanıyorsa bilin ki orada egzotik bir işler dönecek) şarkılardaki Doğu ezgileri ve Great Marquis of Hell gibi kısacık, metal ağırlık şarkıların beste gücü, yukarıda bahsettiğim şarkıların dışında neredeyse tüm albümde varlığını gösteren güçlü vokal düzenlemeleri Leviathan‘ı suyun üzerine çıkaran özellikler.

Vokal departmanını saymaya başlamayacağım bile; şarkıdan şarkıya serpiştirilmiş durumda altı ayrı vokalin yanı sıra, ilk olarak AMORPHIS‘in yakın dönem efsanesi Queen of Time‘da kendilerini duyduğumuz İsrailli koro Hellscore sayeinde epey görkemli bir kadro kurmuş Therion ve Christopher’ın teknik direktörlüğünde çatır çatır top oynuyor bu ekip. Sadece vokale odaklanarak dinleyip çıldırmak fazlasıyla mümkün. Bir dönemin CANDLEMASS vokali Thomas’ın tenor vokali ve Lori Lewis önderliğindeki soprano hanımların, konuk isimlerin performansları gerçekten dikkate değer.

Vokaller dışında diğer başarılı bir departman ise Therion’un senfonik metal konusundaki tecrübesi ve artık 35 sene civarına yayılmış kariyerinin ağırlığı sayesinde elde ettiğini düşündüğüm prodüksiyon imkanı. Bunu negatif bir yerden değerlendirmemek lazım; 75 vokal kanalı, onlarca ayrı enstrüman ve müzisyen (davulcu bile iki tane) kaydedip bu kadar katmanlı bir işi bu kadar temiz ve organik bir prodüksiyonla verebilmek az buz iş olmasa gerek. Senfoni ön planda belki ama hem neredeyse her şarkıda kendini göstermeyi beceren bas gitar hem de vokal kaydı, beni hayli etkiledi. Kulaklıkla, sistemle dinleyince hakikaten de epik bir soundtrack havası, yüksek bütçeli Hollywood işi havası estiriyor Leviathan.

Öte yandan başa dönmek gerekirse grubun Leviathan‘daki tercihleri, albümü dağınık ve dalgalı bir grafik çizmesine neden oluyor. Tuonela ve Leviathan sonrasında giren ve baştan sona senfonik ve düşük tempolu yapısıyla bu iki parçanın gazını bütünüyle söndüren Die Wellen Der Zeit, bir-iki dinleme sonrasında tüm o epik albenisini de kaybedip atlanılacak şarkılar kategorisine düşüyor mesela. Bir tane ve ara faslı (interlude yerine ara faslı demeyi seviyorum) tadında kalsaydı görmezden gelinebilirdi belki ama sinematik, senfonik parçalar albümün devamında da kendini gösterip momentuma fazlasıyla zarar veriyor. Her ne kadar vokal açısından kuvvetli olsalar da müzikal olarak çok bir şey sunamıyorlar ve bu dengesiz dağılım da albümün hacmini azaltarak etkisini zayıflatıyor.

Ayrıca hit olması arzulanan şarkılar da nakarata, vokale bel bağladığı için müzikal açıdan çok tatmin edici değiller aslında. Bu benim için bir sorun değil ve yarın bir gün konsere denk gelsem Tuonela‘ya, Leviathan‘a eşlik eder eğlenirim ama özellikle davullar çok zayıf ve neredeyse hiçbir zaman öne çıkacak bir hamlede bulunmuyor mesela. Bunun dışında sağa sola serpiştirilmiş birkaç gitar solosu da pek çok gitar meraklısının kısa bir YouTube gezintisi sonucu ezberleyip sıkılacağı yollardan yürüdüğü için onların da ilgi çekeceğini pek sanmıyorum açıkçası. Sözleri ise kurcalayasım hiç gelmedi, çünkü AMON AMARTH’ınTwilight of the Thunder God kapağının zoom out yapılmış hali gibi olan bu kötü kapağın altındaki hikayeyi zerre merak edemedim. Yani iş dönüyor dolaşıyor ve Therion’un an itibariyle tek silahı konumundaki vokallere kalıyor ne yazık ki. Bu yüzden de eminim önümüzdeki süreçte, albüme vakit ayıranların çoğunun zihninde “birkaç güzel şarkı vardı,” gibi bir ezcümle şekillenecek ve bu şekilde hatırlanacak Leviathan.

Aslında son cümle ile kritiği de bitirmiş gibi oldum. Yine de toplama bakınca Leviathan‘ı Therion’un son yıllarda (hatta son on – on iki yılda bence) yaptığı birçok işten daha başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Eğer güçlü olduğu taraflara ilginiz yoksa hiç çekemeyecek belki sizi ama yine de hem türü sevenleri, hem Therion takipçilerini hem de grubu bir süre daha oyalayacak, geçerli kılacak gibi görünüyor.

68/100


Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

2 thoughts on “Therion – Leviathan

  • 29 Ocak 2021 tarihinde, saat 14:47
    Permalink

    Yavaş yavaş tükenecek ve bitecek senfonik metal demişsin Korhan, deme, üzülüyoruz, üzme bizi. 🙁

    Yanıtla
    • 29 Ocak 2021 tarihinde, saat 16:18
      Permalink

      Ben değil gidişat öyle diyor ya maalesef. Neredeyse her tür eski büyüklerin yanına yenisini koyarken senfonik metal devamlı geriye gidiyor. Tabii umarım toparlar; ben okeyim bu müziğe de her zaman.🤘🏽

      Yanıtla

Bir Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.