Klasik Bir Cumartesi: Judast Priest – Screaming for Vengeance

Merhaba.

Heavy metal tarihine ve bu kültürü yaşayan milyonlara, aradan geçen yaklaşık 50 yıla bakınca bazı alışkanlıkların, yönelim ve eğilimlerin coğrafyaya ya da zamana göre nasıl şekillenip şekil değiştirebildiğini gözlemlemek, keyif aldığım bir uğraşı. Hangi ülkelerde hangi grupların daha büyük güce sahip olduğunu, dönem dönem kimin yükselip kimin düştüğünü, hangi kıtanın melodiye, hangisinin güç gösterisi ritim altyapılarına, hangisinin sözlere önem verdiğini, underrated ve overrated denilen hak ettiği değeri görme / görmeme meselesinde nerede durulduğunu araştırmanın hem bu kültürü anlamakta yardımcı olup kafa açtığını hem de bazı klişe çıkarımların altında yatan gerçekleri görmemi sağladığına inanıyorum.

Buradan yola çıkıp JUDAS PRIEST‘in neden MOTÖRHEAD, IRON MAIDEN veya BLACK SABBATH kadar saygı duyulan bir isim olmadığını tartışasım var ama müzik odağında kalmak zor ne yazık ki. Halbuki Iron Maiden ve Black Sabbath gibi isimlere nazaran çok daha istikrarlı olmasına rağmen bu tartışmada konu hızla Judas Priest müziğinden çıkıp Rob Halford gibi gay bir bireyin (1998’de duyurabildi ancak ama camiada biliniyordu ve şarkı sözlerinde dile getiriyordu) hali hazırda zaten LGBT+ toplum için zorlu geçen 70’ler, 80’ler ve 90’lar ortamında bir de adamlığın, maskülenliğin, testisin övülüp durulduğu metal camiasında nasıl algılandığına gelecek. Birkaç metal tarihi belgeseli kurcalayınca bile herkesin bildiği ama kimsenin konuşmadığı bir gerçek olarak detaylarda kendini gösteriyor bu durum maalesef. Neyse ki bugün cinsel yönelim konusunda daha iyi bir durumdayız (biz değiliz belki ama dünya fena bir yere gitmiyor gibi en azından) ve metal toplumu içinde kendini geliştirmiş yeni dinleyiciler grupla tanışırken müzik odağında kalabiliyorlar. 2018’deki Firepower (o neydi ya öyle) ile hala yeni nesillere ulaşıp yeni fanlar edinen Rob Halford’un metal toplumunu eğitme konusunda da ne kadar önemli bir iş başardığını da ara sıra konuşmak lazım o yüzden. Yahu Metal Tanrısı‘nın kendisi gay arkadaş; siz daha neyin adamlığını madamlığını savunuyorsunuz, haha.

Rob ve mükemmel kedi tişörtleri <3

Laf lafı açıyor (kimle konuşuyorsam artık) ama söz konusu Judas Priest gibi bir dev olunca normal tabii. Yazının başındaki beyin fırtınası tarafına dönecek olursak heavy metal tarihinin en büyük üç-dört grubundan biri olmasına rağmen dinleyici tarafında, özellikle de 80’lerin ilk yarısında gençliğini geçirmiş kadayıf metalciler haricinde, nedense saygı duyulsa da pek dinlenmeyen, zaman ayrılmayan bir isim Judas Priest. Çok eski diye mi, onlarca albüme sahip olduğu için çok iş diye mi, bir METALLICA veya IRON MAIDEN seviyesinde pazarlanmadığı için mi, Rob Halford gay diye mi, yoksa düpedüz cehaletten mi bilinmez ama Judas Priest denilince tabii abi, çok iyi abi, adamlar yapmış ağğbi, gibi bir aman bilmediğim anlaşılmasın motivasyonlu içi boş laflardan öteye geçemiyor yorumlar genelde. O da tabii ortamına göre, yoksa Judas Priest metal mi değil mi tartışması bile duydu bu kulaklar yakın zamanda… Doğru, metalden saptıkları dönemler oldu (hatta bugünün konusu olan albüm de benzer bir sapmadan geri dönüşü kutluyor bir noktada) ama Judas Priest’in metal seviyesi hakkında şüphesi olanlara bir doz Exciter öneriyorum: 1978 yılında nasıl speed metalin, power metalin tohumunu atmışlar mesela, bir bakın isterim. Hatta 80’lerin başındaki bir canlı versiyonu açarsanız daha da hızlı çalıp millete kafayı yedirdiklerini de görebilirsiniz. Neyse, kısacası eş-dost ortamında kaç saniye Judas Priest konuşulabiliyor diye bir deneyin isterseniz; saydığım diğer büyüklerin çeyreği kadar etmeyeceğine bahse girerim. Bu zevkler renkler tartışması bile değil; büyük harflerle BİLMEMEK. Judas Priest’in heavy metal tarihindeki önemi, müziğinin kalitesi ve metale etkisi göreceli bir şey değil çünkü.

The Hellion girişi olmaması büyük eksiklik ama Rob dünyanın en iyi sahne çıkışını gerçekleştirdiği için bu videoyu koymak istedim. Bu nasıl bir starlık ya böyle.

Klasik Bİr Cumartesi köşesinde genellikle seçtiğim albüm hakkında nadiren konuştuğumu biliyor düzenli okuyanlar zaten ama Screaming for Vengeance ile ilgili de bir şeyler söylemek lazım mutlaka. 1982 çıkışlı ve İngiliz heavy metal devininin 8. albümü (1982’de 8. albümünü çıkarmak ne ya zaten) Screaming for Vengeance. 80’lere girerken arka arkaya radyo hitleri çıkarmaya başlamasıyla birlikte yakaladığı saçma sapan şöhreti (80’lerde büyük olmak bambaşka bir şey gerçekten) ve muazzam sex, drugs and rock’n’roll hayatını düşününce, Judas Priest açısından çok önemli bir beyanat ve grubun heavy metal çizgisinde kalmasında, tabiri caizse davayı satmaması noktasında çok önemli bir adım. Bir ay gibi kısa bir sürede yazılıp kaydedilen ve bir noktada bunu da hissettiren, ton ve his olarak bu albümle aynı ayardaki 1980 çıkışlı British Steel‘in de üzerine çıkıp aradaki (19821) Point of Entry‘i unutturacak kadar metal kokan, metal tınlayan, başından sonuna kadar hiç sapmayan bir odak ve tutkuyla harika bir heavy metal albümü.

Ibiza gibi ticari başarıyı ve şöhreti yakalamış bir grubu yeni albüm yapsın diye yollamak için en iyi tercihlerden biri olmayan bir ortamda, her gün içip araba ve motorsiklet kazalarına karışarak (gerçekten), asit tripleriyle kendini perişan ederek ve kim bilir daha ne cevizler kırarak geçirilen beş aylık sürecin sonunda ortaya çıkan Screaming for Vengeance hakkında en sevdiğim detay, grubun albümün yıldızı olarak gördüğü ve en başa koyduğu The Hellion – Electric Eye (ki öyle de oldu zamanla; bugün bile Judas Priest’in en sevilen 10 parçası arasında) manyaklığına rağmen albümün You’ve Got Another Thing Coming ile patlaması. Öyle patlamak ki çift platin plak (iki milyon albüm satışı) kazanmak yani. Glenn Tipton’ın “…yani, aslında sevdiğimiz bir parçaydı ama çok sert değildi ve albümü bütün olarak gördüğümüz için öne çıkabilecek potansiyeli olduğunu anlamamıştık. Şirket dinlediğinde resmen üstüne atladı ve single olarak paylaşmak istedi. Biz de omuz silkip okey dedik. Belli ki bizim göremediğimiz bir şey görmüşler…” dediği şarkı bugün bile konserlerdeki favorilerden biri. Ayrıca grubun Amerika’yı keşfettiği, daha doğrusu işgal ettiği şarkı aynı zamanda. 1983 sonuna kadar sadece Amerika’yı turluyorlar bu parça sayesinde ve Avrupa’ya dönmüyorlar bile. Ne şarkıymış arkadaş. Bu kararı alan Sony çalışanının da elini sıkmak gerek tabii.

Öte yandan heavy metal tarihinin en iyi açılışlarından The Hellion – Electric Eye ikilisi ve Riding on the Wind gibi, Screaming for Vengeance gibi çatır çatır heavy metal parçalarıyla You’ve Got Another Thing Coming veya Devil’s Child gibi daha basit, radyo dostu ve kitleleri sürükleyecek marş vari parçalar arasında tutturulan müthiş denge, Screaming for Vengeance‘ı favori Judas Priest albümlerimden biri haline getirmekle kalmıyor, iki yıl sonra yapacakları aynı ayardaki Defenders of the Faith ile 80’lerin ilk yarısında Judas Priest’i dünyanın en büyük fenomenlerinden birine dönüştürüyor.

Birkaç haftadır boşluyordum burayı ama Judas Priest aşkım kabarınca en zayıf halkası (anma konserleri dışında hiç çalınmayan Fever mesela) bile göze batmayan, tutarlı, daha da önemlisi müthiş dengeli ve ekstrem olmayan metal türlerinin tümü için ilham verici bir albüm olarak 80’lerden tek bir Judas Priest albümü seçecek olsam elimin ilk gideceği Screaming for Vengeance üzerinden biraz laflamak istedim. İyi de geldi, ne zamandır ağız tadıyla 80’ler metali övmemişim, haha. O halde metal tarihinin önemli albümleri üzerinden konudan konuya atlayarak kafa açmasını, bir şeylere işaret etmesini ve algı genişletmesini umduğum bir başka Klasik Bir Cumartesi yazısında görüşmek üzere diyor ve hayali chopper’ıma atlayıp uzaklaşıyorum yavaş yavaş.

98/100


Metalperver’de olan bitenden hoşnutsanız aşağıdaki düğmeye tıklayıp Patreon sayfamıza göz atabilir, destek olabilirsiniz:

İsmail Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

7 thoughts on “Klasik Bir Cumartesi: Judast Priest – Screaming for Vengeance

  • 7 Kasım 2020 tarihinde, saat 08:49
    Permalink

    Gruba ve albüme hakkını veren çok güzel bir yazı olmuş. Eline, zihnine sağlık. Sabahın körü olmasına rağmen albümün birinci turunu döndürüyorum.

    Yanıtla
  • 7 Kasım 2020 tarihinde, saat 11:11
    Permalink

    “Klasik Bir Cumartesi” köşesine bayılıyorum.

    Yanıtla
  • 7 Kasım 2020 tarihinde, saat 18:37
    Permalink

    Bu albumun ismi gecince millet hemen Electric Eye ya da YGATC hatta Devil’s Child muhabbeti yapmasina ragmen benim favori parcam Bloodstone. Bu kadar underrated olmasina uzuluyorum.

    Yanıtla
  • 9 Kasım 2020 tarihinde, saat 21:07
    Permalink

    En sevdiğim Priest albümü değil belki ama grubun müzikal yolculuğundaki önemi malum. Kritikte bahsedilen Black Sabbath, Motörhead ve Iron Maiden popülaritesinin gerisinde kalması olayı ülkemizde gözlemlenebilen bir durum belki ama dünya genelinde de böyle mi acaba? Ben hiçbirini diğerinin önüne koyamıyorum ve hatta böyle bir çabaya da girmem zaten hepsi birbirinden değerli büyük gruplar. İyi ki bu güzel albümleri yapmışlar.

    Yanıtla
    • 9 Kasım 2020 tarihinde, saat 22:35
      Permalink

      Albüm satışı bazında Judas Priest Motörhead’in çok önünde aslında. Yani dörde beşe katlayacak kadar önde. Şöyle bir örnekle de güçlendirebilirim: Metal-Archives’ta bir Motörhead albümüne ortalama 4-5 inceleme yazılmış durumdayken Judas Priest için bu sayı 10’un üzerinde. Bu da popülerliğini kanıtlıyor gibi. Kısacası ne yazık ki ülkemize özel bir durum.

      Ben de bunu Rob’un cinsel tercihine ve ülkemizdeki metal/metalci anlayışının çoğunlukla hala maskülenlik ve bir noktada barzolukla eş tutulmasına bağlıyorum açıkçası. Her fırsatte duygusal açıdan kuvvetli gruplar üzerinden insanları “ılık metalci” diye gömen tayfanın veya at avrat Manowar diye gezen ekibin eli Judas’a nasıl gitsin tabii… O yüzden bol bol Judas övmeliymişim gibi hissediyorum, haha.

      Yanıtla

Bir Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.