The Ocean – Phanerozoic II: Mesozoic | Cenozoic

Merhaba.

Bildiğiniz veya az sonra öğreneceğiniz üzere The Ocean, progresif/atmosferik sludge ve post-hardcore taraflarında son yirmi senenin en güçlü ve en heyecan verici isimlerinden biri, belki de birincisi. Sitede daha önce Pelagial, Precambrian ve bugün konuşacağımız Phanerozoic II: Mesozoic | Cenozoic‘in ilk bölümünü oluşturan Phanerozoic I: Palaeozoic hakkında sayfa sayfa yazıp çizildiği için uzatmadan 2020’nin kendi türündeki en iyi albümüne geçmek istiyorum. Zaten bu incelemede bir de misafirim var: Yılların takipçisi, okur ve Patreon‘daki destekçilerimden Burak Bostancıoğlu da The Ocean’ın 2020 marifetine kayıtsız kalamayıp kallavi bir inceleme göndermiş. Tabii ben de bir şeyler karalamak istediğim için yazı epik bir noktaya vardı. Hemen başlayalım:


Burak Bostancıoğlu

The Ocean her çıkan her yeni albümüyle beni hiçbir zaman üzmeyeceğine inandığım sayılı gruplardan biri haline geldi diskografinin bu noktasına kadar. Fakat Precambrian sonrasında çıkan her albümde biraz daha farkına vardım ki The Ocean, yarattığı okyanusta kendine güvenli bir liman bulmuştu ve buradan çok da uzaklaşmadan artık imzası haline gelmiş post/atmosferik/progresif/sludge müziği olabildiğince kaliteli bir şekilde, kimseyi üzmeden yapmaya devam edecekti… Ta ki Phanerozoic ikilisine kadar.

Phanerozoic II, The Ocean’ın Precambrian’dan beri yaptığı en cesur iş. Triassic ve Holocene’de iyice kendini belli eden mistik doğu melodileri, Pleistocene’deki black metal dokunuşları, albümün genelindeki elektronik ögeler ve ilk andan son ana kadar hissedilen TOOL etkilenmesi, bana bunu söyleten unsurlar.

Bu ikilinin önceki ayağına ve hatta diskografinin geneline bakıldığı zaman grubun şimdiye kadarki en melankolik albümü olduğunu söylemek bence yanlış olmayacaktır. 51 dakikalık süresine rağmen albümün ne ara bittiğini anlamıyorum. Bu kadar hüznüyle sizi saran ve yarattığı atmosferden sadece kendisi izin verdiğinde sızabilen ışığın olduğu bir albümün bu kadar kolay akması ve tadının damakta kalması inanılmaz bir olay.

Robin Staps’ın albümün tamamında o an için ne hissedeceğimizi dikte ederek yazdığı gitarlar, her vuruşunu ayrı ayrı göğsümde hissettiğim davul ve baslar, Loic’in kurduğu temiz/brutal vokal dengesi; gruptan beklediğimiz her şeyi yapıp daha da üstüne koymayı başarabilmeleri, kariyerinde 9. stüdyo albümüne ulaşan bir grup için gerçekten takdire şayan.

Albümle alakalı tek eksi diyebileceğim şey hem duygusal hem de müziksel olarak zirvesini ikinci şarkıda yapması. Keşke Jurassic/Cretaceous albümün kapanışında yer alsaydı.

Jonas Renkse o muazzam ses tonuyla iki albümde de gerçekten çok farklı bir renk katıyor müziğe. Umarım MASTODON için Scott Kelly ne ise The Ocean için Jonas Renkse o olur. Loic ile uyumları gerçekten inanılmaz. Vokallerden bahsederken kim olduğunu tam çıkaramasam da Palaeocene’deki brutal vokal farklı bir tat bıraktı damağımda.

Bu albümle The Ocean sınırlarını sıfırdan çizmeye ya da Orta Doğu’da kartları yeniden dağıtmaya başlamıyor. Hani hayatta kalma oyunlarında kendinize bir sığınak edinirsiniz ve orada kendinizi geliştirmeye başlarsınız ama evden çok uzaklaşamazsınız, çünkü biriktirdiğiniz her şeyi kaybetme riski vardır ve karşınıza çıkacak canavarları yeneceğinizi düşünemezsiniz. Sonra gıdım gıdım sığınağınızdan uzaklaşırsınız ve yeni deneyimler edinmeye, yeni yerler görmeye başlarsınız ya, işte bu albümün bende bıraktığı his tam olarak bu. Evinizi gözden kaybetmeden yeni deneyimler elde etmeye çalışmak. Bunu kötü bir şey olarak söylemiyorum kesinlikle. The Ocean’ın her dinlediğim işinde tatmin olacağımı bilmek inanılmaz bir lüks çünkü.

Fakat Precambrian’dan beri ilk kez şunu hissediyorum; sonraki albümlerinde ne yapacakları hakkında en ufak bir fikrim yok. Umarım kendilerine edindikleri güvenli limandan tamamen uzaklaşırlar ve kutup yıldızını bile görmeden, yarattıkları okyanusta keşfe çıkarlar. Bildiğim tek şey şu ki ben yine o albümü dinleyeceğim ve eminim ki beğeneceğim. Çünkü The Ocean benim için ULVER gibi bir grup ve elini neye atarsa atsın kaliteli bir iş çıkaracağına eminim.

                                             92/100


Metalperver

Tekrar merhaba.

Burak’ın da bahsettiği üzere The Ocean, fazlasıyla progresif olmasına rağmen kendi tınısını ve stilini bulmuş olgun bir isim artık ve aslında kendi içinde değerlendirildiğinde sahip olduğunun ötesine uzanmak gibi bir amaca sahip değil gibi bir süredir. Post-hardcore/sludge tarafı bir tık törpülenip progresifliğinin bir parçası haline geldiğinden beri, en azından atmosfer ve his bakımından, tahmin edilebilir bir müzik yapıyor aslında bu okyanus kolektifi. Kaldı ki ta Precambrian ile başlayan dünyanın farklı jeolojik dönemlerini anlatma arzusu, çoğu anda biz asla farkına varamasak da grubu sınırlandırıyor olabilir gibi geliyor bana. İşin doğrusu bu da beni onlarla ilgili endişelendiren tek şey aslında. Çünkü müziklerine alışmak, her yeni parçada yeniden heyecan duymaya başlayamadığım bir The Ocean albümü dinlemek istemiyorum, mümkünse hiçbir zaman.

O nedenle aslında Phanerozoic II: Mesozoic | Cenozoic, ilk bir-iki dinleme sonunda bir tık hayal kırıklığına uğrattı beni. Triassic ve özellikle grubun tarihindeki en güçlü bestelerden bir tanesi Jurassic /Cretaceous sonrasında bariz bir biçimde düşüşe geçiyor çünkü albüm. Tabii bu bir yandan da bu iki parçanın kalitesiyle ilgili. Fakat grubun yüksek beste gücüne, son bölümde vites artıran Pleistocone‘a ve hem onda hem de Holocene‘de yer alan ve perdenin çok daha atmosferik, ağır ve melankolik şekile kapanmasını sağlayan viyolonsel katkısına, tüm çeşitliliğe ve akıcılığa rağmen beste kalitesindeki dalgalanma net olarak hissediliyor. Bu nedenle de objektif gözle bakan birinin Phanerozoic II: Mesozoic | Cenozoic‘in bütünsellik taşıyan bir eser olduğunu iddia edebileceğini sanmıyorum…

Dinozorların ve memelilerin çağı olan Mesozoic ve Cenozoic , haliyle albümün de iki kısma ayrılmasını sağlıyor. Dünya üzerinde yürüyen en ölümcül canlıların çağının anlatısı, tabiatına uygun olarak yıkıcı ve agresifken memelilerin çağı, insanlığın geldiği ve gezegeni getirdiği nokta itibariyle tehlike sinyalleri verdiği için daha melankolik, hatta bazen depresif. İlk parçada Permian-Triassic soy tükenişin (toplamda yaşamın %85’inden fazlasının yok olduğu, 201 milyon yıl önce yaşanmış hadiseler) sonrasındaki ıssızlığı ve yalnızlığı Orta Doğu ezgileriyle, çöl atmosferi canlandırarak veriyor kolektif. Araya giren perküsyon ile de müziğin ilk ortaya çıktığı zamanlara, yine geçmişe ve eski toprak Afrika’ya gidiyor. İlk yarının son parçası Jurassic | Cretaceous ise albümün T-Rex’i. İki bölümden oluşan bu parçada dinozorların çağı ve soylarının tükenişi, iklim değişikliği üzerinden insanlığın bugününe ilişkin çıkarımlar ve uyarılarla işlenirken Jonas Renkse de berrak sesiyle böyle giderse bildiğimiz anlamdaki dünyanın yok olup insanlığın milyonlarca yıl sonra başka canlıların bulacağı fosillere dönüşeceğinden bahsediyor.

Böylece sürüngenlerin devri kapanıyor ve memelilerin devri başlıyor…

Oturup bir bu kadar da Cenozoic‘i anlatmayacağım şimdi size, konunun özünü kavramışsınızdır artık, fakat şunu demek istiyorum ki albüme buralardan bakınca “bitinsillik tişiyin bir isir diğil,” eleştirisi, eleştiriyi getirenle birlikte dev bir meteorun altında kalıveriyor. Peki insan, dinlediği bir albümü tüketirken tüm bunları bilmek, araştırmak, okumak, kurcalamak zorunda mı? Tabii ki hayır. Enstrüman topluluğu gönlüne göre çalıp söylemiyorsa beğenmeme hakkı her zaman dinleyicinindir ve herkesin keyfine kimse karışamaz elbette, ancak iş ahkam kesmeye, şu şöyledir, bu böyledir deme noktasına geliyorsa orada birinin çıkıp bu işe dur demesi şart…

Eğer düzenli bir okuyucuysanız ara sıra şizofrenik incelemeler yapmaktan hoşlandığımı biliyor olmalısınız. Son iki-üç paragrafta birbirinin zıttı çıkarımlar yapılabilecek şeyler söylediğimin farkındayım. Bunun sebebi, üstünkörü bir dinle geç işte karşim ne kastın tecrübesiyle etraflıca bir tüketim sonrası albümle ilgili zihninizde oluşabilecek fikirlere dair ipuçları vermeye çalışmaktı elbette. Eğer The Ocean’ın konseptini, sözlerini, yaratmaya çalıştığı bütünleşik anlatıyı görmezden gelirseniz grubun büyük bir bölümünü çöpe atmış olursunuz ve bu da milenyum sonrasının en yaratıcı, en fantastik gruplarından biri hakkında cahil cahil konuşmanıza sebep olacak, içi fazlasıyla boş fikirler edinmenize neden olabilir. Yanlışınız olmasın; çünkü bir fanboy kimliğiyle söylemiyorum bunları ve hem daha önceki yazılarımda özellikle The Ocean hayranı olmadığımı belirtmiştim hem de gruba hayranlığını saklamaktan hiç çekinmediği için Burak’ın incelemesiyle benimkini karşılaştırınca da açıkça anlaşılabilir konuya dışarıdan bakmaya çalıştığım. Fakat daha on gün olmuşken böylesi zor, ortalama metal dinleyicisinin uzak duracağı bir albümün Spotify’da, toplamda bir milyonun üzerinde dinlenmiş olduğunu belirtmek isterim. Böyle bir müzik, böyle bir konsept ile bu kadar geniş bir dinleyici kitlesine ulaşabilmek her yiğidin harcı değil.

Çeşit çeşit enstrüman, farklı türlerden ilhamlar ve akıl sınırında bir anlatı kurgusuyla The Ocean yine geldi, gördü ve yendi kısacası. Rahat kaçıran, ezber bozan, müziği bir tecrübeye dönüştüren ve elinden geldiğince ileri götürmeye çalışan bir topluluk The Ocean ama eğer gözünüz yiyorsa Phanerozoic II: Mesozoic | Cenozoic, bu sene dinleyebileceğiniz en acayip eserlerden bir tanesi.

89/100


Metalperver’e destek olmak ve Patreon’un hoşluklarımızdan yararlanmak için aşağıdaki düğmeye tıklayıp o işler nasıl oluyor diye bir bakabilirsiniz:

İsmail Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

2 thoughts on “The Ocean – Phanerozoic II: Mesozoic | Cenozoic

  • 14 Ekim 2020 tarihinde, saat 10:19
    Permalink

    Böyle güzel bir albümün krtiğini iki farklı kişiden okumak oldukça keyifliydi. Phanerozoic I: Palaeozoic’in bir tık altında kalmış bu albüm ama hala canavar gibi bir albüm. Albümün tek eksiği Jurassic’in 2. şarkı olması böylesi bi patlamadan sonra diğer şarkılar cidden biraz sönük kalıyor bu konuda yazar arkadaşlara katılıyorum ancak konsept gereği bu şarkının 2. sırada olması gerekiyor maalesef hahaha o yüzden yapıcak bir şey yok 😀

    Yanıtla
  • 14 Ekim 2020 tarihinde, saat 13:31
    Permalink

    İki inceleme de çok güzel, elinize sağlık. Albümü çok merak ediyorum ama hala Precambrien’in şokunu atlatamadım, onu dinleyip duruyorum. Eğer başarabilirsem kronolojik sırayla Phanerozoic’e geldiğimde (20 yıl sonra) buraya geri dönüp bir şeyler daha yazacağım

    Yanıtla

Bir Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.