Pain of Salvation – Panther

Merhaba.

Progresif rock/metal sahnesindeki bazı figürleri diğer müzisyenlerden ayıran, fakat kendilerini de ortak bir paydada buluşturan, enteresan bir özellikleri var gözlemlediğim kadarıyla. Artık müziğe dair pek çok şeyin çoktan yalanmış yutulmuş olmasıyla mı ilgili, yoksa buna bağlı motivasyon arayışlarıyla mı bilemiyorum ama müziği daha geniş bir şemsiye olarak değerlendiren bu değişik insanlar, çoğunlukla da müzik dışı kaynaklardan aldıkları ilhamlarla yola çıkarak birbirinden garip işlere imzalar atabiliyorlar. Bazen hiç anlaşılmıyorlar, bazen çok yanlış anlaşılıyorlar, bazen de yerlere göklere sığdırılamayacak kadar övülüp bağırlara basılıyorlar. Anlatmak istedikleri bir şeyler, etrafında gezinmek istedikleri bir kavram veya tema, veyahut da kendilerine meydan okuma motivasyonuyla denemek istedikleri yeni şeyler buluyorlar devamlı ve müzik, tüm bu süreçte işin angaryasına dönüşüyor bazen. Haliyle hayranlarını da pek umursamadıkları için sık sık ters köşeye yatırıyorlar insanları.

Daniel Gildenglöw, bir Steven Wilson veya Mikael Åkerfeldt kadar şöhretli olmasa da aslında bu ve benzeri isimlerden asla geride kalmayan bir yetenek olarak progresif müziğin son yirmi-otuz yıldaki en önemli figürlerinden biri. İsveçli Pain of Salvation’ın (PoS) beyin gücü Daniel, 1997 yılında yayımlanan Entropia‘dan geçtiğimiz cuma günü çıkan Panther‘e dek geçen 23 yıla 11 stüdyo albümü sıkıştırmasının yanı sıra AYREON‘dan DREAM THEATER‘a kadar pek çok progresif deviyle de çalışıp birbirinden acayip işlere imza atarak progresif sahnesine adını altın harflerle kazıdı. Remedy Lane, bol tartışmalı BE, yirmi senedir devamı beklenilen ama muhtemelen hiçbir zaman devamı gelmeyecek The Perfect Element I ya da son döneme odaklanırsak 2017’de yayımlanan In the Passing Light of Day, hem Pain of Salvation’ın görkemini hem de Daniel’in demin kabaca değindiğim o değişik kafalarını deneyimlemenin en keyifli araçlarından bazıları olarak tarihe geçmiş albümler.

Sinemada Black Panther karakteriyle tanıdığımız Chadwick Boseman’ın hayatını kaybettiği gün yayımlanan Panther, Daniel’ın devamlı farklı konseptler etrafında şekillendirdiği PoS müziğinin geldiği son nokta. Daniel’in nekrotizan fasiit olarak bilinen, insanı içten içe yiyip bitiren (kelime anlamıyla yemekten bahsediyorum gerçekten) ve kurtulma oranı epey düşük bir bakteriyel enfeksyionu atlattıktan sonra yazdığı In the Passing Day of Light‘ta yer alan Full Throttle Tribe parçasından ilhamla yola çıkıyor Panther. Distopik imalar eşliğinde toplumun genel norm yapısına ayak uyduranlar ile norm dışı kalanlar arasındaki (köpekler ve panterler) çatışmaya, farklı olanın aidiyet bulamayışına; kısacası ebedi konulara değiniyor. Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sına benzer bir bakış ile normal kabul edilen sağlıksız değerlere ayak uydurma çabasını akıl sağlığının bozulmasıyla eşleştiriyor hatta. Direkt sözlere baktığınızda standart PoS sözlerinin aksine biraz düz, biraz net şeyler bulacaksınız belki ama konu bu kadar net olunca Daniel da fazla uğraşmamış derdini ağdalı cümlelerin arkasına gizlemekle.

Progresif müziğin olmazsa olmazı olan konsept tarafı kabaca bu yönde şekillenmiş. Müzikal tarafta ise işler biraz daha karmaşık bu defa. Pain of Salvation’ın özellikle ritim konusunda son dönem LEPROUS‘undan bir şeyler aldığı, daha ilk parça Accelerator‘dan belli ediyor kendini. Tabii özellikle synth eklenen anlarda ortaya çıkan drum and bass havaları ortamı anında tekinsizleştiriyor. Albümün devamına da sirayet eden bu ilham, gitar odağının ritim ve vokale, atmosferin de synth katmanlarına kayması şeklinde tüm albümü etkilemiş. Öyle ki yalın bir gitar rifini veya bir gitar solosunu duymak için albümün son anlarına kadar (Icon) beklememiz gerekiyor. Onun dışında yoğun bir bas, bazen katmanların arasında kaybolur gibi olsa da bence keyifli davullar ve de Daniel’in vokal şovuyla ilerliyor Panther. Gerçi gitar yokluğundan bahsettim ama daha 2. parça Unfuture‘da gayet açık bir 70’ler prog-rock ilhamı yakalamak mümkün. Davulla birlikte slide gitarlar gayet başka bir kayıtta 70’lerden fırlamış gibi durabilir.

Neyse vokal dedik; Daniel’in vokalleri zaten güçlüydü ama bu kadar alan açılınca iyice coşmuş o da. Çoğunlukla insanı senkopizasyon manyağı eden davulun ve bestelerdeki türlü abuklukların aksine akıcı ve net bir performans sergiliyor. Öyle bir akıcılıktan bahsediyorum ki bir noktada konu, tıpkı geçmişteki Scarsick‘te de olduğu gibi, rap yapmaya kadar ilerliyor. İsim parçası Panther‘in ilk bir, bir-buçuk dakikasını dinlediğinizde Pain of Salvation’ın özünde bir progresif metal devi olduğuna inanmakta zorlanabilirsiniz. Fakat o ana gelene kadar neredeyse her parçada başka bir yapı benimsendiği için, sanki Daniel sizi buna hazırlıyor gibi bir hava da yok değil. Albüm içinde sırıtmıyor ve şaşırtmıyor kısacası. Daha geleneksel PoS parçalarına, daha doğrusu alışkın olduğunuz türden progresif metal bestelerine diyelim, yakın duran ve bu özellikleriyle de ilk dinlemelerde hayli öne çıkan Wait veya Icon gibi şarkılarda ise döktürüyor her zamanki gibi vokaller.

Her parçada başka bir PoS bulunabileceğinden bahsettim; bu da Panther‘i bütünsellikten uzaklaştırıyor ne yazık ki. Hiçbir şarkı beklenmedik değil belki ama arka arkaya sıralandığında tümleşik bir anlam yaratmada zorlanıyor albüm. Kanun benzer bir çalgı olan zither ile Orta Çağ havaları estiren ara faslı FUR sonrasında Daniel’in LINKIN PARK ve benzeri alternatif, nu-metal gruplarına olan sempatisinin (eski röportajlarına göz atabilirsiniz) dışavurumu PANTHER, onun arkasından artık nasıl canına tak ettiyse Daniel’in dümdüz “Bazen kendi türümden nefret ediyorum!” gibi sözlerle eleştirdiği topluma küfür kıyamet sövdüğü SPECIES‘i dnleyince odağın kaybolduğunu hissedebiliyor insan. Pek çok fikrin bir arada bulunduğu, dağınık bir albüm Panther ve zayıf karnı da kesinlikle burası.

Kendi yaptığı metafora benzer şekilde, köpeklerden ve panterlerden oluşuyor kısacası Panther. Karanlık bir şehrin arka sokakları gibi, bir sonraki köşebaşında ne ile karşılaşacağınızı kestiremiyorsunuz pek. Hoş, kariyeri boyunca insanları şaşırtmayı meleke edinen Pain of Salvation’ın bunca yılın ardından normal bir yapıya dönüşmesini beklemiyordur herhalde kimse. Fakat In the Passing Day of Light gibi grubu yeni keşfedenleri avcunun arasına alabilecek, yeni hayranlar sağlayabilecek güçte ve kalitede olmadığı da ortada. Grubu sevenler bir süre kurcalayıp keyifle dinleyecekler, kalanlar için de 2020’nin önemsiz olaylarından biri olarak değerlendirilecek öngörüsündeyim.

75/100


Patronlarımıza sunduğumuz hoşluklardan faydalanmak için Patreon sayfamıza göz atabilir, Metalperver’e destek olmaya başlayabilirsiniz:

İsmail Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

One thought on “Pain of Salvation – Panther

  • 3 Eylül 2020 tarihinde, saat 11:27
    Permalink

    Son iki şarkı olmasa çok tatlı albüm. Maalesef son iki şarkı o kadar sıkıcı ki albümü ne zaman dinlesem ağzımda kötü bir tat bırakıyor.

    Yanıtla

Bir Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.