Cytotoxin – Nuklearth

Merhaba.

İnsanın ve genel anlamda tüm yaşayanların radyasyon gibi gözle görülmeyen bir düşman karşısında çaresizliği, metal için çok iyi bir konu; özellikle de teknik ve brutal death metal gibi dinleyicisini ezmeye, merhametsizce yok etmeye çalışan bir tür için. Alman disiplini ve teknolojik üstünlüğüyle, 2010 yılında kurulmasına rağmen on yıla dört albüm sıkıştırmayı başararak radyasyon seviyesini arşa çıkaran Cytotoxin, Çernobil ekseninde nükleer felaketlere odaklanırken gen dizilimimizde kalıcı hasarlar vermeye devam ediyor.

Uzun vadede kısıtlayıcı bir fikir gibi görünse de Nuklearth özelinde görüyoruz ki Cytotoxin’in radyasyon hakkında söyleyecek daha çok sözü var. Bol bol sweep kullanılan akrobatik gitarlar; teneke kıvamına getirilmediyse de mümkün olduğunca gerilmiş bir trampet ve makineli tüfek tadındaki kick vuruşlarına sahip bir davul; ön plana çıkmaktan hiç çekinmeyen gürül gürül baslar eşliğinde masif break-down bölümleri ve hatta durup nefeslenmenizi sağlayacak (tabii aldığınız her nefesin zehirli olduğunu unutturmayarak) Soul Harvester veya Nuklearth gibi ağır parçalar ve Dead Zone Anthem gibi kısa geçiş fasıllarıyla dolgun mu dolgun bir albüm Nuklearth. Cytotoxin, 2020’nin etrafında dolaşan yoğun, zehirli bulutların arasından süzülüp hiç de uçucu olmayan olgun ve istikrarlı eserle kendi türünde seneye imzasını atmış, desem, abartmış olmam herhalde.

Tabii böyle girince geriye çok söyleyecek bir şey kalmıyor gibi ama Nuklearth, stilistik açıdan olduğu kadar müziğiyle de güçlü ve konuşacak çok şey var. Örneğin Stephan Stockburger (lol) adındaki hayvani davulcuya bir parantez açmak şart: Kısa sürede fark edeceğiniz üzere kendisi yalnızca bir hız manyağı değil, aynı zamanda albümde iki farklı trampet kullanarak insanın aklıyla oynamaktan da geri kalmayan bir çatlak. Bu tercihin albüme kattığı havayı anlatabilmem ise mümkün değil pek; açılıştaki Atomb, üç dakikada hallediyor o işi. Bu yıl dinlediğim en azman davul performanslarından biri.

Grup stilistik açıdan olduğu kadar müziğiyle de güçlenmiş iyice. Slam, groove, teknik ve melodi gibi noktalardaki dengeliliğe hayran kaldım. Tok, güçlü baslara sahip prodüksiyonun da etkisi yadsınamaz elbette ama normalde çabuk yorabilecek bu türde defalarca dinlenebilecek bir albüm yazmak herkesin harcı değil. Fonzo ve Jason ikilisine emanet gitarlar, özellikle ritim tarafına ağırlığını veriyor. BENEATH THE MASSACRE ve DISENTOMB gibi isimlerin yaptıklarını çok iyi çalışıp CATTLE DECAPITATION özgünlüğünde bir karakter/atmosfer kurgusuyla harmanlamış sanki Cytotoxin. Açıkçası vokallerde biraz daha kas, biraz daha yırtıcılık duymayı isterdim ve Cytotoxin’in tek zayıf kaldığı departman vokal benim için ama onun dışında bu dev isimlerden hiç farkları kalmamış artık. Dominus‘u, Coast of Lies‘ı, Nuklearth‘ü dinlerken bunlara bir gün canlıda denk gelirsem ne halt edeceğim diye kara kara düşünürken buluyorum kendimi. Böyle gaddarlık olmaz.

Pig squeal denen domuz boğazlama vokallerini ve grubun eski dönemlerindeki zincirden boşanmışlık hallerini arıyorum biraz Nuklearth‘te. Müthiş bir güç gösterisi olmasına rağmen vahşi veya çiğ gelmiyor kulağa pek. Ayrıca demin bahsettiğim kısa Dead Zone Anthem geçişi ve kapanıştaki piyanolu Mort Temporis‘in tekrar dinlenebilirliği neredeyse sıfır. O nedenle onları da biraz gereksiz bulduğumu ekleyeyim. Bu detaylar haricinde ise 2020’de dinlediğim en iyi teknik/brutal death metal albümlerinden biri. Aynı zamanda artık Cytotoxin’i çok daha yakından takip edeceğimin de garantörü.

88/100


İsmail Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

One thought on “Cytotoxin – Nuklearth

Bir Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.