Klasik Bir Cumartesi: Metallica – Ride the Lightning

Merhaba.

1983. Müzik tarihinde, özellikle de Metalperver ve okuyucularının ilgilendiği rock/metal tarihinde, çok özel bir yıl. Dünyada ilk defa bir metal grubu, QUIET RIOT, Billboard listelerinde ilk sıraya kadar çıkıyor. MERCYFUL FATE Melissa‘yı, ACCEPT Balls to the Walls‘u, SLAYER Show No Mercy‘i, MÖTLEY CRUE Shout at the Devil‘ı yayımlıyor… Düşünsenize, HELLHAMMER bile Satanic Rites ve Triumph of Death gibi demolarını o yıl kaydetmiş… DIO‘nun Holy Diver‘ı var daha! Şimdi aklıma gelmeyen neler vardır kim bilir; 1983’te aklı başında bir rock/metal severin o yılı delirmeden nasıl atlattığını hayal etmek zor kısacası…

1983’ün Temmuz sonunda ilk albümü Kill’Em All ile ortamlara hızlı bir giriş yapan METALLICA ise bir yandan çıkabildiği her yerde sahne alıp adını duyurmaya çalışırken bir yandan da yeni albümünü yazmakla meşgul. 31 Ekim 1983 akşamında Palo Alto’daki The Keystone’da çalıyorlar ama orada bulunan bir avuç şanslı, çok şanslı, yani epey şanslı insan, tarihe geçeceklerinin farkında değiller tabii. İki bira içip lokal gruplarının cızırtısıyla eğlenmeye gelenler, Fight Fire With Fire, Ride the Lightning, Creeping Death ve When Hell Freezes Over; pardon The Call of Ktulu‘nun Dünya prömiyerine denk geliyorlar… Sizin ben şansınızı seveyim.

İlk albümünden tam olarak bir yıl, iki gün sonra, Metallica 2. stüdyo albümü Ride the Lightning’i yayımlıyor. Peki dünya halkları bugün tersten ya da düzden, yatay veya dikey her şekilde ezbere bildiğimiz bu muhteşem albüme nasıl kavuştu? 1984’ün ilk yarısına odaklanalım biraz: 1984’ün Ocak ayında, Boston’daki bir konser sonrası grubun ekipmanlarının büyük bölümü çalınıyor. Neyse ki ANTHRAX elemanlarının cömertliğiyle kompanse ediliyor eksiklikler ve grup turlamaya devam ediyor. Öyle ki VENOM‘un açılış grubu olarak 1984’ün ilk iki ayında Avrupa’yı sallıyor Metallica. Bu turda Metallica’yı izleyen ve etkilenenler arasında “Metallica bize ve diğerlerine bambaşka bir kapı açtı,” diyen, sonradan KREATOR ile efsaneleşecek Mille Petrozza da var.

Şubat sonuna geldiğimizde ise yeni albüm kaydı için bazı kararlar almak gerekiyor. Kill’Em All‘daki çiğliği korumak istese de daha güçlü, daha karanlık ve oturmuş bir prodüksiyon isteyen Metallica, stüdyo değişikliğine gidip soluğu daha birkaç hafta evvel MERCYFUL FATE ve DIO gibi devler ile çalışan Frank Rasmussen’in, Lars’ın memleketi Danimarka’daki Sweet Silence stüdyosunda alıyor. Fakat James Hetfield, en sevdiği ve albüm kaydında kullanacağı amfisinden ve grup da ekipmanlarının çoğundan yoksun. Hatta bu olay grubu o kadar etkiliyor ki Fade to Black çıkıyor ortaya. Gerçekten tutkulu bir grubun yapacağı şekilde gündüzleri başka gruplar tarafından kiralanan stüdyoda geceleri kayda girerek, otel parası denkleştiremeyince stüdyodaki kanepelerde sızarak geçiyor bu dönem. James Frank’e öyle bir anlatıyor ki ne istediğini, birkaç gün boyunca stüdyoya kapanıp Kill’Em All‘dan parçalar çalıp amfileri deneyerek doğru sesi bulmaya çalışıyorlar. Papa Het, başka hiç kimseyi taklit etmek istemiyor ve kendi gitar tonunu bulma konusunda çok ısrarcı (yine MOTÖRHEAD giriyor burada bence devreye) ama bir kere o tınıyı yakaladıktan sonraki yaklaşık 40 senede neler olduğunu hepimiz biliyoruz aslında; dünyanın en boşa olmayan ısrarlarından biri herhalde.

Of.

Yukarıdaki videonun önizleme görselinde gördüğünüz bu gülümseyen adamın, Cliff Burton’ın üstün beste/kompozisyon becerisi ve müzik teorisinin temellerini grubun kalanına göstermesiyle gelen olgunluğun dışında James Hetfield’ın çok gelişen ve daha da önemlisi özgüven kazanan (bir ara James hem vokal hem ritim gitarı yürütmekte başarılı olamayacağını düşünüyor ve grup ARMORED SAINT vokalisti John Bush’a teklif götürüyor) varlığı, frontman haline gelmeye başlaması ve Kill’Em All‘un sahip olduğu, bariz MOTÖRHEAD etkisinin getirisi (Whiplash‘in sözlerine bakın mesela) olan ana akım öfkesi ve biraz da naifçe (sunuş biçimi olarak; yoksa biz sizden değiliz tavrı zaten metalin temel direği ve arkasındayım sonuna kadar) isyankar tavrın öz olarak korunsa da çok daha ayakları yere basan bir duruşa evrildiği Ride the Lightning, bugün Metallica diye bildiğimiz o devasa varlığın olacağı şeyin sinyalini veriyor. Yıllarca Metallica travmasını atlatamayan Dave Mustaine ise Ride the Lightning veThe Call of Ktulu ile, daha 22-23 yaşında bile neler yazabileceğini, ne büyük bir müzisyen olduğunu gösteriyor; aklıma gelmişken hemen hakkını teslim edeyim de bir de bu yazı yüzünden travma geçirmesin turuncu delimiz.

Cliff Burton ve Kirk Hammett gruba dahil olmadan önce (ve sonraki tüm yıllarda da), Metallica’nın ana bestecisi konumundaki Lars-James, tamamen DIAMOND HEAD ve MOTÖRHEAD gibi isimlere öykünen bestelerini bir-iki provada çıkarmışlardı Kill’Em All‘da. Ride the Lightning ise Dave Mustaine (2), Kirk Hammett (4) ve Cliff Burton (en az 6) ve elbette James-Lars ikilisiyle, hatta Escape, For Whom the Bell Tolls ve Trapped Under Ice‘daki katkılarıyla Frank Rasmussen’in de payı olan, çok daha vizyoner bir bakışla yazılmış bir eser. Frank demişken; Lars Ulrich’e metronomu, ataklarını da aynı tempoda çalıp ritmi kaçırmamayı öğreten (öğretmeye çalışan diyelim, hshah) adam aynı zamanda kendisi. Kısacası grubun üzerindeki o amatörlük, yerini tutkulu bir profesyonelin ciddiyetine bırakıyor bu albümle birlikte. Bu da her saniyesinden hissediliyor zaten. Yazılarımda ayrıştırmamaya, insanların bireysel beğenilerini yargılamamaya çalışıyorum ama yalnızca müzik konusunda tamamiyle cahil bir aptal Ride the Lightning‘in kötü veya beceriksizce yazılmış bir albüm olduğunu düşünebilir. Bilimsel bir gerçektir bu…Yani, öyle olsa gerek.

Escape ve Trapped Under Ice, diğer altı efsanenin yanına yaklaşamadığı için bazen Ride the Lightning‘in kusursuzluğu tartışılıyor ama şöyle bir düşünürsek dünyada da Fight Fire With Fire‘a, Ride the Lightning‘e, For Whom the Bell Tolls‘a, Fade to Black’e, Creeping Death’e veya The Call of Ktulu‘ya yaklaşan şarkı sayısı o kadar fazla değil sanki. Çoğu tartışma Master of Puppets ve …And Justice For All arasında dönüyor belki ama Ride the Lightning de onlardan hiç uzakta değil aslında. Escape için ufak bir bilgi: İlk olarak adının The Hammer olması planlanıyor ve geleneksel yapısı, akılda kalıcı basit rifleriyle birsingle olarak, radyolara gönderilecek şarkı olarak düşünülüyor. Şirket ittirmesi kısacası. Metallica ise Escape‘ten nefret ediyor ve albümü baştan sona çaldıkları bir konser dışında hiçbir yerde çalmıyorlar.

27 Temmuz’da yayımlanan Ride the Lightning, bu yazıdan iki gün sonra 36 yaşına giriyor. Hayatını Metallica, Guns N’Roses, Alice In Chains ve benzerlerine ait bomboş paylaşımlar üzerinden prim kasmaya adamış uyduruk uyduruk sosyal medya hesapları bununla ilgili tweetler atmaya başlamadan önce hakkında doğru düzgün bir şeyler konuşalım, bu efsane albümü hatırlayalım istedim. Daha konuşulabilecek tonla detay vardır mutlaka; yorumlara anılarınızı, trivia bilgilerinizi girersiniz zaten. O yüzden artık burada keselim ki ben de birkaç saat daha eski Metallica videoları izleyip kendimden geçmeye devam edeyim. İyi bir hafta sonu dilerim.

99/100


Metalperver’de olan bitenden memnunsanız aşağıdaki düğmeye tıklayıp patronumuz olabilir, desteğinizi gösterebilirsiniz:

İsmail Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Klasik Bir Cumartesi: Metallica – Ride the Lightning” için 2 yorum

  • 25 Temmuz 2020 tarihinde, saat 13:00
    Permalink

    Metallica’nın müziğini hiç istediğim kadar sevemedim çok istememe rağmen. Ama benim gibi sevmeyeninin bile hayatına etki etmiş inanılmaz bir grup. Her şeyden önce James Hetfield Dio’yla birlikte en iyi heavy metal vokalisti ve frontman. Creeping Death dünyanın en iyi şarkılarından biri. Bir de Fade to Black’le ilgili şöyle bir anım var: Babam gençken Pink Floyd, Slayer, Metallica gibi grupları dinlermiş. Yaşlanınca rock/metali bıraktık kafasında biraz ama Metallica’nın Fade to Black, One ve Master of Puppets şarkılarını çok sever hala. Arabada falan dinleriz arada ailecek. Ben küçük bir ilkokul çocuğuyken babam bana yeni aldığı kameralı telefonunu vermiş, “oğlum bir şarkı var zil sesi olarak onu yapabilir misin?” demişti. Bahsettiği şarkı Fade to Black’ti. Bilgisayara indirip telefona atarken ben de dinlemiştim şarkıyı ve dumura uğramıştım. Sanırım hayatımda ilk defa elektrogitar sesi duyuyordum girişteki muazzam soloyla beraber. O zamanlar sabah erken kalkıp okula gitmeden önce kimseyi uyandırmadan babamın telefonunu alır, misafir odasına gidip kısık sesle Fade to Black’i dinlerdim. Doğaüstü bir şeydi. Şarkının ikinci yarısında distorsiyonlu gitarlar girdiğinde göğe yükseliyordum. O güne kadarki hayatımda tattığım en büyük zevklerden biriydi sanırım. O naifliği, merakı, aslında tam türkçesi olmayan “wonder” hissini çok özlüyorum.

    Geçenlerde yeni bir telefon alınca yine bana verdi Fade to Black’i zil sesi yapmam için. Büyük bir zevkle yaptım :’).

    Dolayısıyla Metallica’yı hor göreni ben de hor görürüm. İstisnasız bütün metal gruplarına etki etmiş, dünyanın tartışmasız en büyük grubu.

    Yanıtla
  • 25 Temmuz 2020 tarihinde, saat 18:18
    Permalink

    Bu aralar otobiyografi okuyorum. Mustaine ve Brian Slagel ile başlayınca içim dışım Lars Ulrich oldu. Zaten biliyordum hikayelerin tamamına yakınını, ama tekrar etkilenmekten kendimi alamadım. Bilgi gerçekten çok önemli bir güç. Adam 1980 Los Angeles’ında 16 yaşında bir velet olarak Saxon tur tişörtüyle dolaşıyor, NWOBHM’i herkesten çok biliyor ve bu1 özellikleri sayesinde olmayan grubu için bir toplama albüme (Metal Massacre) katılma sözü alabiliyor. Asıl ilginç olansa 1981-84 arasında sağladıkları müzikal gelişim. O kadar kısa sürede thrash metalin kurallarını belirleyen, klasik thrash’in tanımı denebilecek bu albümü yapmayı beceriyorlar.
    Ben herhalde ’93’te Metallica albümüyle tanımıştım grubu. Ama ilk satın aldığım ve en sevdiğim albümü buydu. Aldığım gün bu albüm eşliğinde Aston Villa-Trabzonspor maçını izlemiştim. Demek ki 1 Kasım 1994 imiş.

    Yanıtla

Bir Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.