Trivium – What the Dead Men Say

Merhaba.

Hayatımda hiç Trivium hayranı olmadım. Grubun patlama yaptığı yıllarda (Ascendancy – 2005) çoktan metali keşfe çıkıp o asla bitmeyecek zindanın ilk birkaç katını dolanmış, daha da derinlere doğru yola koyulmuş vaziyetteydim ve geri yukarı çıkıp daha yumuşak bir şeyler dinlemektense aşağıya gidip daha büyük canavarlarla savaşmak, üstün kulaklarımla onları dize getirmek istiyordum… Bu ara FRP oynuyorum da mazur görün, hshah. Neyse, özellikle o dönemde metalcore metal dünyasının baş düşmanıydı ve ben de aman metalcore dinlemeyelim de ortamda lafı olmasın, gibi saçma bir temkinle bu türdeki gruplardan uzak durmaya çalışıyordum. Tabii sonra Pull Harder Strings on Your Martyr ve diğer şarkıları dinleyince işler karıştı…

O günlerden bu zamana 15 yıl geçti ve Trivium, ana akımın hala en merkezi noktalarından birinde durmaya devam etmesine rağmen metal camiasında saygı duyulan bir gruba dönüşmeyi başardı. Matt Heafy’nin samimi hissettiren ve coşkusunu hiç kaybetmeyen o metalci duruşunun, sonsuz üretkenliğinin yanı sıra yeni bir şeyler deneyen her grup gibi onlar da farklılaşmaya çalıştıkça yeni tartışmalara yol açıp ister istemez gündemde kalmayı başardılar.

Dalgalı bir grafik çizen kariyerlerindeki son sayfa, 2017’de çıkan The Sin and The Sentence‘dı ve çoğunluğun hemfikir olduğu üzere yıllardır grubun yaptığı en oturaklı albümdü. Dediğim gibi, grubun her albümünü ezbere bilmiyorum ve belirli aralıklarla Trivium dinliorum desem yalan olur, fakat o albümü birkaç defa dinlememe rağmen üzerimde olumlu bir etki bırakmış olacak ki normalde çok da umrumda olmayan yeni Trivium albümü haberi beni meraklandırdı ve hayatımdaki ilk Trivium incelemesi olarak What the Dead Men Say‘i masaya yatırmaya karar verdim.

Grubun yıllar içerisinde yaptığı her şeyden biraz var What the Dead Men Say‘de ve temiz vokallerden, yumuşak geçişlerden, daha rock tabanlı ve Amerikan gençliğinin bundan ne zaman sıkılacağını sorgulatan (gerçekten artık ya) o vokal melodileri (Catastrophist‘in nakaratı diyeyim, anlayın) bolca yer buluyor kendisine; bunlar sizi bayıyorsa, hızla soğuyabilirsiniz albümden. Fakat bunun yanında cayır cayır metalcilikler de dönüyor ki zaten albümü konuşmaya değer kılan da bu benim için.

Öncelikle BRAIN DRILL ve ARKAIK gibi üst düzey gruplarda çalmış, yanı sıra TESTAMENT ile bile turlamış Alex Bent isimli davul makinesinin performansını merak ediyordum aslında ve daha ilk şarkıdan fark edeceksiniz ki Alex Bent sürüklüyor albümü. Gene Hoglan‘ın yerini doldurması için güvenilen bir adam için şöyle iyi davulcu, böyle iyi davulcu demeyeceğim tabii ama albümün tüm dinamizmini ve Trivium’un bir türlü kurtulamadığı kronik bir hastalığın dinleyene de bulaşmasını önleyen (bir noktaya kadar aslında sadece; geciktiren de diyebiliriz) yegane faktör Alex Bent olmuş bu albümde. Davul severler için bu açıdan kulak kabartılabilir.

Nedir peki bu hastalık? Trivium nedense her fikri, şarkı iskeletinde yer alabilecek tüm seçenekleri her şarkıya koymaya çalışıyor. Blast-beat de atalım, temiz vokalli duygusal bir kısım da yapalım, thrash rifleri ve ritimleriyle gazı kökleyelim, birden bire dur-kalk girelim, back vocal ile destekleyip konserlerde çıldıralım, durun oğlum build-up eklemeyi unuttuk, e hani gitar solosu nerede bunun ? Çabuk, armonik gitarları devreye sokun… E dur kardeşim, dur artık ya.

Bu fikir enflasyonuna olumlu yönden bakarsak o kadar çok şey yapıyorlar ki mutlaka içlerinden bazılarını seviyorsunuzdur ve Trivium bir şekilde yakalayacaktır dinleyeni. Diğer taraftan bunlardan bazıları ya şarkının genel yapısını bozacak, ya zap yapar gibi bir anda başka bir kanala geçtiği için anlık modunuzu baltalayacak ya da müzikal açıdan çok da hoşlanmadığınız bir bölüm gelip şarkıya olan heyecanınızı azaltacak… Diğer tüm Trivium albümlerinde de üç aşağı beş yukarı olduğu gibi, What the Dead Men Say‘in de en büyük handikabı bu bence ve belli ki bu hastalık, geçmeyecek.

Şarkılara ve daha mercekli bir incelemeye geçecek olursak kabaca albümün metali bir şemsiye olarak görüp benimsemiş her dinleyiciyi rahatça içine çekebilecek, ortalama üstü bir iş olduğunu anlamak için arif olmaya gerek yok. Harika ve kısacık bir intro sonrası Matt Heafy’nin “Go!” haykırışıyla açılan albüm rif üzerine rif ve Alex Bent’in her yeni bölümü akılda kalıcı veya çarpıcı bir hale getiren ritimciliği ile ilk iki şarkıdan vuruyor zaten. Devamındaki Amongst the Shadows & the Stones, Bending the Arc to Fear ve herkesin dinler dinlemez AHA ASCENDANCY! diye coştuğu The Defiant gibi gayet gaz, özellikle konserlerde çok coşulacağına emin olduğum parçalarla barajı geçiyor Trivium yine.

45-46 dakika civarında süren 10 şarkıdan oluşan albümde 3-4 tane filler diyebileceğimiz (özellikle tam radyo şarkısı Scattering the Ashes falan olacak iş değil) parça da var… O değil de galiba konuya biraz da Trivium’u dinleyen, seven, beklenti kuran kitlenin gözünden bakmalı sanırım. Avrupa’da alıştığımız yapı ile Amerika’daki biraz farklı gerçekten ve paldır küldür ilerleyen gaz bir rifi cart diye kesip temiz vokal köprülere geçmeler, tek tek bakın şimdi şöyle bir yere gidiyoruz diyen, Bilal’e anlatan besteler… Bana başka türlüsü olacak iş gibi gelmiyor; 20 senedir müzik yapan, benden ve muhtemelen çoğumuzdan çok daha konuya hakim adam Amongs the Shadows & the Stones‘un açılış rifinin üzerine o verse‘ü hür iradesiyle yazmıyordur diye düşünmek istiyorum. Bir tane örnek verdim ama tüm albüm birbiriyle alakası olmayan, bir araya gelip bize Trivium’u anlatabilen bir bütüne dönüşmeyi beceremeyen fikirlerle dolu.

Metali çok sevdiğim için What the Dead Men Say‘i keyif alarak dinledim ama açık söylemek gerekirse duyduğum her şeyi başka bir şeye benzettiğim için, kendi kendime birçok referans çıkarabildiğim için veya kulağım bunlara çok alıştığı için sevdim. Fakat bugün bu tecrübe ve bilgi birikimimle biri bana gelip Abi bu Trivium dedikleri grup var ya, onun türü ne? diye sorsa sanıyorum mal gibi suratına bakar, cevap bulamam bir süre. Ne yaptığı belli değil Trivium’un.Konuya buradan bakıp albümde yer alan birçok enfes anı, güçlü performansları da çöpe atmıyorum ama günün sonunda What the Dead Men Say 45 dakika uzunluğunda bir metal potpurisi gibi gerçekten. O yüzden başta söylediğimi yineleyerek kapatayım: Metali bir şemsiye olarak görüp küçük küçük bölümlerdeki farklı kafalardan keyif alıp bütündeki tutarsızlığı, grubun genel karakter eksikliğini umursamayacak dinleyiciler için iyi bir albüm What the Dead Men Say. Yapabileceğim en olumlu yorum bu maalesef.

66/100

İsmail Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Bir Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.