Katatonia – City Burials

Merhaba.

Dağılmanın eşiğine kadar gelmiş, bir süre haber dahi alınamamış, önemli eleman değişikliklerı yaşamış ve yakından takip edenlerin hak vereceklerini düşündüğüm şekilde bariz bir motivasyon eksikliğini de fazlasıyla hissettiren İsveçli üzgün müzik devi Katatonia, tekrar ayağa kalktığını ve yeni bir albüm için stüdyoya girdiğini duyurduğunda sevineyim mi, üzüleyim mi bilemedim aslında. Neredeyse 20 senedir dinlediğin grupla ilgili böyle şeyler hissetmek bile can sıkıcı ama maalesef doğru.

Haydi itiraf edelim: Bu saatten sonra Katatonia’nın zaten öyle ahım şahım bir albüm yapamayacağını biliyorduk hepimiz. City Burials‘ın başyapıt olmasını bekleyen var mıydı? Sanmıyorum.

Grubun The Great Cold Distance itibariyle yerleştiğini düşündüğüm bakış açısı, gerisinden birkaç sene de alınabilecek olsa bile direkt bu albümden sayarsak on beş yıla yakın bir süredir, birkaç parçadaki kimi istisnalar haricinde pek bir değişime uğramadan devam ediyor neredeyse. Kendi fikrimi söyleyeyim: The Great Cold Distance sonrasındaki her yeni Katatonia albümünü bir öncekinden birazcık, azıcık daha az sevdim. Çünkü dünyanın en güzel yemeği de olsa kaç tabak yiyebilirim ki üst üste? Sevdim diyorum yine de, yanlış anlaşılmasın. Grubun hayranı olarak yazıyorum bunları.

Post ön ekini de kullanabileceğimiz türden modern bir bakış açısıydı bu. Tam manasıyla depresif rock ile death/doom türüne veda edilen senelerin arkasından TGCD ile depresif rock/metal türünü katmanlı synth kullanımlarıyla, dinamik ve kimi zaman bilgisayar destekli davullarla, çeşit çeşit efektle süsleyip yumuşak gitar melodileriyle birleştirmek, pastanın üzerine çilek koyar gibi üstüne de Jonas’ın uçucu sesini yerleştirerek genel anlamda hülyalı ama katman katman, dolu dolu bir müzik üreten Katatonia’nın formülü, bu tarife eklediği ve tam kararındaki agresiflik ile mükemmel bir hale geliyordu yıllardır. Çalıştığında birbirinden etkili şarkılarla hepimizi kendilerine hayran bırakıyorlardı, bıraktılar senelerce. Fakat kimi zaman herhangi bir tarafa doğru çekmekte zorlanacağımız kadar ortada durabilen müziğin dengesi, son bir-iki albümde iyice kaymaya başlamıştı zaten ama City Burials ile artık grubun melankolinin agresif tarafıyla ilişkisinin neredeyse sıfırlandığını söyleyerek başlamak lazım belki de incelemeye.

Bunun sürpriz olduğunu sanmıyorum aslında. Giderek yumuşayan tonlar, vokaldeki keskinliğin azalması vs. derken kademeli olarak yumuşadı zaten Katatonia ve onlardan cazır cuzur bir şey bekleyen de kalmamıştır herhalde. Yine de ara sıra da olsa o melankoliyi dağıtan, bir an dayanamayıp biriken mutsuzluğunu, hayal kırıklıklarını veya içine attığı her neyse onu agresif bir tepki verir gibi gösterip patlayan anlardan vaz geçmeleri, hatta ve hatta sadece biraz daha sert tınlayabilmek için davulu öne alıp TGCD albümündeki pes tonları kullanarak hala ağırlıkla metal dinleyen bir dinleyici kitlesini kandırabileceklerini, haydi daha iyimser bir ifadeyle ikna edebileceklerini düşünmüş olmaları biraz şaşırtıcı. Behind the Blood, Rein, Neon Epitaph, Fighters gibi parçalarda kimi sert bölümler var, evet. Ayrıca davul gerçekten ön planda epey ve Daniel Moilanen’in performansına diyecek bir şey yok ama davul da olmasa zaten müziğin elle tutulur bir yanı kalmıyor resmen. Her şey o kadar yumuşak, o kadar uçucu ki gerçekten bir noktada uçup gidiyor. Kalmıyor geriye bir şey. O sert dediğimiz kısımlar da çoğunluğun arasında ezilip püre haline geliyor.

Bu açıdan bakınca uzun zamandır dinlediğim en kıvamsız albüm herhalde City Burials. 48-49 dakika boyunca dinliyor ve sona gelince Eee? derken buluyorum kendimi her defasında. İlk iki şarkı itibariyle en azından bir gitar solosu, iki rif(imsi) şey ile teselli bulurken Lacquer gibi tamamen elektronik altyapıya sahip bir beste ile gidişatın ne yönde olduğunu açık ediyor. Sonrasında da eğer dinlediğiniz şeyden bağımsız devamlı melankoli halinde yaşayan ve bu ruh haline fon müziği arayan biri değilseniz muhtemelen hiçbir zaman aklınıza düşmeyecek parçalarla, neredeyse uyuklar halde devam ediyor albüm. Vanishers‘ı, City Glaciers‘ı, Lachesis‘i falan tek başına açıp dinleyip bundan keyif alan, “müziğe bak be kardeşim!” diye coşan var mı gerçekten merak ediyorum. Varsa da bir söylesin tanıdık doktorlardan bir randevu ayarlayalım, yazıktır.

İyi hiç mi bir şey yok City Burials‘da? Eğer Katatonia ile yatıp kalkmıyorsanız yok aslında, hsdha… Dur neyse. Ölümüne hayranlar için mesela Jonas’ın bir süredir en iyi vokal performansını bu albümde gösterdiğini söyleyebilirim. Çok daha net, çok daha temiz duyuluyor ve yer yer o konuşma halinden çıkıp melodik vokaller bile yapıyor Jonas. E diğer yandan City Burials hem harika prodüksiyonu hem de Katatonia’ya has o uçucu atmosferiyle elbette ki belirli bir kaliteyi yansıtıyor yine. Bestelerdeki işçilik, detay detay bakınca demin kızdığım City Glaciers‘da bile arkadaki bası, synth üstü piyano dokunuşları, davulun hayalet notaları derken kalitesini belli ediyor. Untrodden bile son dönemde Katatonia’nın sık kullandığı o aksak davul ritmi ile geçiyor sınıfı hatta… Yahu iyi hoş da tek tek anlara bakıp Katatonia hala müzik yapmayı unutmamış diye sevinip City Burials‘a iyi bir albüm diyeceksek… Compilation tadındaki The Fall of Hearts bile neredeyse 70 dakika süresine rağmen kat be kat daha akıcı, daha albüm mesela City Burials‘dan. Bir de araya havamız değişsin diye konmuş kadın konuk vokalli…Yahu neyse, yeter.

Bilemiyorum. İstediğin kadar kendini hazırla, çok sevdiğin grup iş olsun diye, kendi standartının çok altında kalan zayıf, hissiz bir albüm yapınca morali bozuluyor insanın demek ki. 15 kere dinlemek yetmiyor ve 600 kere dinleyince açılıyorsa da eksik kalsın artık, ne yapayım. Bir de şu albüme bile 9/10, 4.5/5 gibi puanlar görüyorum… Herhalde ya Katatonia’yı bu albümle keşfeden yazarlar yazıyor bu yazıları ya da hakikaten günü gününe yatıyor bazı kağıt parçaları… Bana kalırsa Katatonia iyice tükeniyor artık. Yıllar önceki gibi yeni bir yola sapıp başka bir müzik yapacaklarını da sanmıyorum bu saatten sonra, o yüzden yolun sonuna geliyoruz sanki yavaştan. X albümünün 30. senesi, özel bilmem ne gecesi DVD’si, Türkiye turnesi falan derken azalarak biterler gibi hissediyorum. Yeni hayranlar edinebilecekler mi, genç dinleyiciler grubun 5-10 sene daha ayakta kalmasını sağlayacak mı, Peaceville ittirmeye devam edecek mi, hep birlikte göreceğiz.

58/100


İsmail Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

5 thoughts on “Katatonia – City Burials

  • 29 Nisan 2020 tarihinde, saat 12:24
    Permalink

    “Grubun melankolinin agresif tarafıyla ilişkisinin neredeyse sıfırlandığını söyleyerek başlamak lazım belki de incelemeye.” Doğru ve haklı bir tespit malesef. Hele ki uzun zamandır özellikle açılış parçalarıyla insanın kafasına kürekle vuran yapısı aktı gitti. Şöyle bir bakıldığında Forsaker, Leaders, Ghost of the Sun gibi parçalarla albümler başlayınca hep, Katatonia’dan yeni bir albüm çıktığında daha ilk parçadan beklentim çok yüksek oluyor.

    Yanıtla
  • 30 Nisan 2020 tarihinde, saat 02:26
    Permalink

    Kimseyi memnun etmek veya takipçilerin gönlünü hoş tutmak için bir inceleme yazmadığınız için teşekkür ederim.

    Yanıtla
  • 30 Nisan 2020 tarihinde, saat 12:14
    Permalink

    Baştan sona sıkılarak dinlediğim, tam bitti derken City Glaciers’a daha yeni geldiğimi fark ettiğim bir albüm. Artık Brave Murder Day değilsiniz, çok geride kaldı eyvallah da sanki ufaktan ufaktan bu “olmamak” kavramının içini boşaltıp ekmeğini yiyorlarmış gibi gelmiyor bana. En azından hayranlar için durum böyle kanser bir durum var. Katatonia ortamında Brave Murder Day demekten korkar hale geldik resmen. Aga bu ne o zaman? Baya baya olmamış bu albüm.

    Yanıtla
  • 30 Nisan 2020 tarihinde, saat 12:44
    Permalink

    melodi yazmakta ciddi problem yaşıyorlar adamlar bu sorunu prograsifleşerek çeşitlenerek amorti etmeye çalışmışlar ya da artık bu yolda devam etmeyi seçtiler ama gerçek şu ki katatonia bu albümde kimliğini tamamıyla kaybetmiş.

    Yanıtla

Bir Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.