The Bay Strikes Back 2020 – Paris

Merhaba.

Okurlarımızdan Deniz Öcal, Bay Area sahnesinin en büyük isimlerinden TESTAMENT, EXODUS ve DEATH ANGEL‘ı kapsayan The Bay Area Strikes Back turnesini Paris’te yakalama fırsatı bulmuş ve yaşadığı o özel akşama dair aklında kalanları bizlerle paylaşmak istemiş. Bize de hayıflana hayıflana bu keyifli geceden kalanları okumak kalıyor… Buyursunlar:


Bir çizgi roman sevdalısı olarak size Kingdom Come adlı bir eserden bahsetmek istiyorum. 1996 yılında Mark Waid’in yazıp Alex Ross’un resmettiği, birçok saygın çizgi roman eleştirmeni tarafından “dünyanın en iyi çizgi romanı” yakıştırması yapılan bir şaheser. Aşina olduğumuz DC evreninin yakın geleceğinde yeni nesil süper kahramanların pervasız kahramanlık tutumları etrafında dedebey kahramanların kutuplaşması falan filan falan filan… Kingdom Come’ın konusundan ziyade bende bıraktığı etkiden bahsedeceğim. Kingdom Come o kadar iyi bir eser ki her bitirdiğimde kendime “Sanırım artık çizgi roman okumama gerek yok,” diyorum. Binlerce sayıya ulaşmış DC evreninin sonunu görmüş, alabileceğim her şeyi almış gibi hissediyorum; o saatten sonra Superman kime yumruk atmış, Joker neden delirmiş hiç umurumda olmuyor. Kingdom Come okuyucusuna içinde çok iyi ve çok kötü parçalar olan uzun bir hikâyenin varabileceği en iyi noktayı gösteriyor ve inanılmaz bir doygunluk hissiyle bırakıyor.

İşte The Bay Strikes Back 2020 de böyle bir turne.

Bu turnenin duyurulduğu gün bir ayağına katılmayı kendime 2020 hedefi olarak koymuştum. Biletler alındı, oteller ayarlandı ve 1 Mart Paris konserine katılmak üzere yola çıktım.

Paris’e 1 Mart sabahı vardım ve Avrupa görmemiş bir turist olarak günün yarısını turistik alanlarda harcadım. Konserden beş saat kadar önce giriş yapmak üzere otele giderken konser salonunun önünden geçtim (mekânın yanındaki oteli tutma kurnazlığı). Daha beş saat olmasına rağmen girişte dört beş kişi kapıdan giren ilk kişi olma onurunu kimseye kaptırmamak için kampını kurmuştu. Kendileriyle tişörtlerden kaynaklı bir baş selamlaşması yapıp yoluma gittim. Üç saat sonra onlara katılmaya geldiğimde hâlâ oradalardı, sayıları dört beşten dokuz ona çıkmıştı. Sıraya girip beklemeye başladım, kuyruk yavaş yavaş uzamaya devam etti. İki saat boyunca yağmur ve kar arasında gidip gelen yağışın altında bekledik, sonra kapılar tam duyurulan saatte açıldı ve sahne önündeki ilk sıra için koşuş başladı. Gururla söylüyorum ki kazananlar arasında ben de vardım.

Death Angel: Acıma Yetime

Klasik bir konser öncesi playlist’ini kırk dakika kadar dinledikten sonra ışıklar söndü ve sesler yükseldi. Biz Humanicide’ın girişini kayıttan dinlerken grup üyeleri sahneye dizildiler, ana riff ile müziği ellerine aldılar ve Mark Osegueda salonu yırtan çığlığı ile tepinmeleri başlattı.

Bu noktada Death Angel’ın Bay Area grupları arasındaki yerinden bahsetmek istiyorum. Maalesef ne kadar yetenekli olsalar da asla Exodus’un, Forbidden’ın, Vio-Lence’ın (Metallica’nın demeye gerek yok zaten) şöhretine kavuşamadılar ve Bay Area grupları içinde yetim muamelesi gördüler. Bunda kariyerlerine on beş sene ara vermelerinin, Mark’ın bir Blitz, bir Araya kadar ikonik bir sesinin olmamasının ve en basitinden şaraptan çok bira gibi yaşlanmalarının etkisi var tabii. Ne kadar Act III’nin en iyi thrash albümlerinden olduğunu düşünsem de bu durumun yarattığı önyargıdan tamamen kaçabilmem mümkün değildi, ben de yıllardır kendilerini ancak “Abi bir de Death Angel vardır, dinleseniz çok seversiniz,” şekilde zikredebiliyordum.

Ancak Ted Aguilar’ın ilk şarkının riff’ine girerken Mark’ın yere çöktüğü anda bir kaşım kalktı, beklediğimden farklı bir şey göreceğimi anladım. Mark bugüne bugün elli bir yaşında bir adam ancak hareketleri hâlâ şimşek gibi, kollarını açıp seyirciye döndüğündeki bakışları ise… Yine şimşek gibi. Seyirciyle iletişim sahasında da Zetro’ya da Chuck’a da taş çıkartıyor, “Televizyon izlemiyorsunuz burada, thrash konserindesiniz!” sözünü uzun yıllar unutmayacağımı sanıyorum. Sahnede akla Bruce Dickinson’ı getiren koşuşları ve enstrümantal The Ultra-Violence sırasında sahnenin arkasına geçme centilmenliği beklenmedik şekilde Death Angel’ı bu gecenin en akılda kalıcı performansı yaptı.

En iyi performanslar: Humanicide, Seemingly Endless Time, Thrown to the Wolves

Keşke çalsaydınız: I Chose the Sky, The Organization, Hell to Pay

Exodus: Şiddet Dersi

Gördüğüm en hızlı sahne ekibi Death Angel’ın baterisini rekor sürede söküp taşıdı, sound check yine alışılmadık bir hızla yapıldı ve sahnenin arkasındaki Death Angel bayrağı düşüp yerini Exodus’un kızıl logosuna bıraktı. Ben “Acaba önce bas ve bateri gelip Deathamphetamine’i mi başlatır yoksa Tom tek başına gelip Iconoclasm’a mı girer…” diye düşünürken sahne karardı ve kayıttan Edith Piaf’ın Non, Je Ne Rerrette Rien şarkısı gelmeye başladı (Bu Gary’nin fikri değilse ben de hiçbir şey bilmiyorum.) Kalabalıktan beklediği tepkiyi alan grup sahneye gelip “Gülmeyin lan!” dercesine Body Harvest’a girdi.

Gruba genel hâkimiyetimden ve izlediğim konser kayıtlarından en vahşi performansı Exodus’un ortaya koyacağından hemen hemen emindim zaten ama ilk dakikadan itibaren kesinlikle beklentilerimi aşan bir set oldu. Herhalde içinden o müzik geçen havanın nasıl hissettiğini anlamak için jilet yutmak gerekir. Gary’nin sololarının kötü bir ses sisteminde çok kötü piç olabileceğinden korkuyordum, neyse ki boşuna çıktı, nota nota dinledik hepsini.

Gelelim bu performansın terbiyesizine. Bu performansın terbiyesizi… Kirk Hammett. Death Angel sahneden inmiş, biz Exodus’u beklerken sıkıntıdan Instagram’a girdim ki ne göreyim? Kirk kuliste eski grup arkadaşlarıyla hasret gideriyor. İster istemez “Ulan Kirk eğer bu sahneye çıkmazsan…” dedim, etrafımda da aynı muhabbetin döndüğünü duydum ancak Kirk kuliste ayak uzatmaya devam etti. Setlist’inin sonunda zaten kimsenin çok da umurunda olmayan şarkı Strike of the Beast var, solo gitarına Kirk’ü konuk aldığın Salt the Wound ile değiştirsen çok mu olurdu be Exodus? Nispet yapar gibi gözümüze soktuğunla kaldın, ah aldın Exodus.

Ben ise Lee’den kaptığım pena ve setlist ile kaldım. Bariyerin önüne düşen setlist’i şemsiye açıp çekmek gibi bir yöntem keşfettim.

En iyi performanslar: Fabulous Disaster, And Then There Were None, Body Harvest

Keşke çalsaydınız: Piranha, I Am Abomination, Children of a Worthless God

Testament: Büyük Şef Datlı Konuştu

İlk iki grubu sahne önünden izledikten sonra gönülsüzce yerimi arkamdaki kısa boylu kıza verdim, bana iki saat epey sövmüştür zaten. Neden derseniz bir pena ve bir setlist yeterli bir ganimet gibi geldi, susuzluktan bayılmak üzereydim, turne tişörtleri hızla tükeniyordu ve Testament muhakkak Into the Pit’i çalacaktı, ben de o sırada pitte olmalıydım.

Böyle bir turnenin en büyük sıkıntılarından biri elbette “Headliner Testament mı olacak Exodus mu?” sorusu. Artık çöp mü çekmişlerdir ne yapmışlardır ne yapmışlardır bilinmez ama tahtı kapan ve on beş şarkılık setlist sunma şansını yakalayan Testament olmuş. Ben Gene’in iki saattir siyah örtü altında duran baterisine hayran hayran bakarken kayıttan Eerie Inhabitants’ın girişi gelmeye başladı ve grup sahneye çıktı. Chuck elinde savaş baltası gibi tuttuğu (Çaktınız mı?) mikrofon standıyla sahneye gelip şovu başlattı.

Solosunun piç olmasından Gary’den çok korkulacak bir adam varsa o da şüphesiz Alex Skolnick. Bu sefer kulak tırmalayan birkaç an yaşandı ama öyle bir ortamda buna takılacak da değiliz; neticede televizyon izlemiyoruz, thrash konserindeyiz değil mi?

Açıkçası Eerie Inhabitants biraz girişini kayıttan vermesi kolay olur diye ilk sıraya konmuş havası taşıyordu. Herkesi havaya sokan bunun arkasından gelen klasikler The New Order ve The Haunting oldu. Grup setlist’in ortalarına doğru düşmeye başlayan tempoyu birkaç hafta önce yayınladıkları Night of the Witch ile toparladı. Ardından arka arkaya çaldıkları Into the Pit, Practice What You Preach ve Over the Wall ile Testament’tan almak isteyebileceğiniz her şeyi fazlasıyla verdi ve Disciples of the Watch ile harika bir nokta koydu.

En iyi performanslar: Into the Pit, The Pale King, Brotherhood of the Snake, The Preacher

Keşke çalsaydınız: Eyes of Wrath, D.N.R., Souls of Black

Akşamın en tat kaçıran konusu ise mekânın “Crowdsurfing yasak” kuralını gereksiz bir inatla bozanlardı. Bu arka tarafların tadını hiç kaçırmamış olabilir tabii ama ön sıradaki azınlık için tam bir kâbustu. Düşünün ki Blacklist’in nakaratı sırasında headbang yapmak istiyorsunuz ama güvenlik görevlisi arkanızdan sörf yaparak gelen genci çekip almak için önünüze gelip bariyere çıkıyor ve bütün hareketinizi kısıtlıyor (Güvenlik görevlisinin babafingo yüzünüze dayanıyor haliyle.) Bir de bunun özellikle Exodus seti sırasında şarkı başına en az beş kere olduğunu düşünün. Yüzüme babafingo dayayan adamları vallahi sayamadım, headbang’e mi geldik gangbang’e mi?

Olumlu tarafından bakarsak Exodus konserinde kafaya tekme yemenin de bir şairaneliği var.

Kesinlikle çektiğim her zahmete sonuna kadar değen bir deneyim oldu. Dinlediği müziği metalci gibi seven herkese tavsiyem yurtdışında böyle AAA turnelerden birine bir şekilde gitmeleri. Emin olun vize kuyruğunda geçirdiğiniz iki saate de değecek felç ettiğiniz haftanıza da. Türkiye’deki konserlerde giyeceğiniz turne tişörtünüzün çekeceği bakışlar yeter.


Metalperver’e kendi incelemelerinizi göndermek için bizle iletişime geçebileceğinizi, destek olmak için ise aşağıdaki düğmeye tıklayıp Patreon sayfamıza göz atmayı unutmayın.

Bir Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.