Sepultura – Quadra

Merhaba.

Sınır, hiçbir canlının kabul edemediği bir kavram. İster küçücük fanusunun içinde dört dönüp durarak etrafındakileri merakla gözlemleyen küçücük bir palyaço balığı olsun, ister kaskının basınçlı cam yüzeyinden ucu bucağı olmayan evrenin sonsuzluğuna bakan bir astronot; hiçbir canlı, şartlar gereği kabullense de sınırlandırılmak istemiyor.

Brezilya’nın tartışmasız en büyük metal grubu Sepultura için de geçerli bir durum bu; Max gruptan ayrıldığı gün doğan erkek çocukları bugün üniversite mezunu olmuş, bedelli askerliğini yapmış, Instagram’da seri göt ‘layklıyor’. Igor ayrıldığında doğan kız çocukları ise artık liseye gitmenin verdiği özgüvenle, ‘büyüme’ hissiyle ailesine artistlik yapıyor, TikTok videoları çekiyor, ne bileyim Merve’lerde falan kalıyor herhalde. Tam bilmiyorum o yaş grubu ne yapıyor, haha.

Kısacası Sepultura’yı Cavalera soyadı ile sınırlandırmanın bir manası yok artık. Gerçekten. Andreas Kisser, Paulo Jr., insan irisi Derrick Green ve davul dünyasında hak ettiği yerde olmadığına inandığım Eloy Casagrande, neredeyse 10 senedir birlikte müzik yapıyor ve bu ekibin imzasını taşıyan 3. Sepultura albümü Quadra, artık Sepultura’nın bu dörtlünün grubu olduğunu açık açık gösteriyor.

2017’de yayımlanan Machine Messiah ile umut ışığı yanmıştı aslında ama açıkçası Quadra gibi bir küllerinden doğma halini beklemiyordum. Türlü dramanın, yıpranarak geçen onca yılın ve yayımlanan bir dünya (Quadra Sepultura’nın 15. stüdyo albümü) albümün ardından Sepultura’nın bu kadar güçlü bir şekilde yeniden ayağa kalkması, ne yalan söyleyeyim, epey heyecanlandırdı beni!

Quadra’yı bileşenlerine ayırmaya kalktığımızda gördüğümüz şey kök bir thrash tabanı, nu-metale de göz kırpan tribal ritimler, farklı duyguların birleşimini yansıtan, git-gelli gitar melodileri ve Derrick Green’in can alıcı vokalleri oluyor. Bunları tek tek değerlendirelim:

Sürpriz değildi aslında; Isolation yayımlandığında Sepultura’nın bizi alıştığımız, sevdiğimiz thrash metaline doyuracağını görmüştük. Fakat Sepultura thrash agresifliğini progresif metal unsurlarıyla birleştirip Isolation‘da hissettirdiğinden daha da derinlikli bir albüm yazmış. Kabından taşarcasına açılan Last Time‘ın ikinci yarısındaki kadın koro, ani ritim değişiklikleri ve şarkının modunu değiştiren o garip solo, Andreas Kisser’in Quadra‘yı ne kadar ciddiye aldığının kanıtı resmen. Her anı dolu dolu Quadra‘nın ve bir defada anlaşılacak bir albüm değil.

Hak ettiği yer olmadığını söylemiştim Eloy Casagrande’nin ve söz konusu tribal ritimler, nu-metale göz kırpan groove kısımlar, kafa açan perküsyon dizilimleri olduğunda Quadra‘nın en parlak yıldızlarından biri de Casagrande kesinlikle. Gerçi herkes müthiş iş çıkarmış; enstrümantal The Pentagram ise bu anlamda albümün zirvesi. Döktürüyorlar adeta.

Bam-güm thrash parçaları, Means to an End gibi bir dönemin ana akımına hükmeden nu-metale yaklaşan şarkılar, Guardians of Earth‘in ilk 90 saniyesi gibi, Agony of Defeat‘teki korolar gibi epik bölümler, albümün sonunda ana vokale Emmily Barreto’nun geçtiği Fear, Pain, Chaos, Suffering gibi (ayrıca neler yapıyorsun Andreas Kisser) sürpriz şarkılarla Quadra tam bir roller-coaster etkisi yaratıyor bünyede. Fakat bunu olumsuz algılamayın, çünkü şarkı dizilimi farklı yaklaşıkları çorba edip kafa karıştırmaktan ziyade kısımlara ayırıp derli toplu bir hale getirmiş. Grubun daha modern isimlerden ilham aldığını görmek de mümkün ayrıca. Raging VoidMASTODON dışındaki eşleştirmeleyi size bırakayım. Ayrıca Isolation‘da canavar thrash riflerinin yanı sıra resmen hızlandırılmış melodik death metal dersi de veriyor Kisser.

Derrick Green’in temiz vokalini devreye sokması, öfkelendiği anda da Vezüv’e dönüşmesi, bu iniş-çıkışların arasını daha da açıyor bu arada. Agony of Defeat‘teki vokali de kendi adına albümün zirvesi. Beklemediğim kadar duygu yüklü Quadra ve bu açıdan da takdiri hak ediyor fazlasıyla.

Son bilmem kaç yılın en iyi Sepultura albümü vs. gibi bir anda insanları soğutacak, geçkin metalcileri tetikleyecek yorumlar yapmanın alemi yok bence ama araya şahsi fikrimi sıkıştırayım: Beneath the Remains‘ten beri bu kadar ‘tamamı çok iyi’ bir iş yapmadı bence Sepultura.

Zaten tür bağımlısı değilseniz Quadra karşılaştırmalara hiç gerek duymadan, kendi ayakları üstünde durarak da çok iyi bir albüm olduğunu gösteriyor ve zamanla daha iyi anlaşılacak eminim ki. 2020 Sepultura’sı, stilistik açıdan hiçbir sınır tanımadığını ve ne geçmişe ne de isimlere takılıp kalmayacağını göstermiş Quadra ile. Bence biz de aynısını yapmalı, geçmişi de gözardı etmeden ileriye bakmalıyız artık. Çünkü ışığın olduğu yer orası…

Sepultura öldü; çok yaşa Sepultura!

87/100


Destek olmak için aşağıdaki düğmeye basın ve PATREON sayfamıza bir göz atın.

İsmail Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Sepultura – Quadra” için 3 yorum

  • 10 Şubat 2020 tarihinde, saat 18:33
    Permalink

    Albüm gerçekten çok iyi. Ben Machine Messiah’ı da sevmiştim. Renkli bir albümdü. Ancak fazla kolay hazmedilen azıcık hafifçe bir albümdü 🙂 . Şu an anlıyorum ki o albüm Sepultura evriminin ara geçiş formuymuş. Bu albümde herifler çıkarıp masaya vurmuşlar amiyane tabirle. Müthiş keyifli bir Albüm. Belli başlı Sepultura alamet-i farikalarının yanına eklenen pek çok şahane şey var. Bundan sonra Sepultura deyince Max-Igorla cümleye başlayıp 25 sene önceki albümlerin güzellemelerini yapanlar azalarak biter umarım.

    Yanıtla
    • 14 Şubat 2020 tarihinde, saat 18:38
      Permalink

      Sepultura artık Andreas Kisser’in grubu. Kabul etmek lazım bunu. Dinlemeden etmeden Sepultura bitti geyikleri yoruyor insanı. Kötülerdi, şimdi de iyiler işte. Biri de mesaj atmış “Sen hala Sepultura mı övüyorsun o-hooo” diye. İşimiz iş ya.

      Yanıtla
  • 19 Şubat 2020 tarihinde, saat 01:20
    Permalink

    Yalnız umarım dayak yemem ama ben bu albümü Arise’dan falan daha çok sevdim. Favori Sepultura albümüm oldu. Isolation olsun, Means to an End’in DIMINISHED diye bağıran gitarları olsun, Pentagram, Ali, Guardians of Earth, Fear Pain Chaos Suffering, bütün albümü yazacağım buraya utanmasam. Eloy Casagrande <3 <3 <3. Bu albümle favori davulcularım arasına girdi. Ayrıca Derrick Green vokaline de hastayım. Andreas Kisser da zaten müziğin arkasındaki adam, onu da bir yerlerinden öpmek lazım. Sadece Paulo Jr.’yi saymadım, o da zaten beni takmıyor. Resmen bu iş böyle yapılr demiş adamlar.

    Son olarak: Eloy Casagrande bul beni yiğidim. Kız olsam ilk iş gider Eloy Casagrande’ye veririm. Ne güzel bir stil, ne kadar klas ritimler, istediği zaman verdiği mükemmel kaos hissi. Hey yavrum hey!

    Yanıtla

Bir Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.