2010’ların En İyi 10 Albümü

Merhaba.

Son zamanların en zor görevlerinden birini üstlenip 2010’larda çıkmış en iyi 10 metal albümünü seçmeye çalıştığımız zorlu bir süreci geride bıraktık nihayet. Günlük ziyaretçi sayısına oranlayınca hayli düşük bir katılım olduysa da yorum yazan, listesini paylaşan herkese teşekkürler.

Okur seçkisi için ayrı bir yazı çıkmaya gerek duymadım. Çünkü hem o kadar da fazla yorum yoktu hem de üç aşağı beş yukarı benzer Metalperver listesi ile. O yüzden de liste halinde paylaşmayı uygun gördüm. Listedeki albümlerden yalnızca Phantom Antichrist ve Of Breath and Bone‘un incelemeleri sitede yok, onları da kısa sürede Metalperver arşivine katarız mutlaka… Uzatmayayım; yer aldığı liste sayısı üzerinden bir hesap ile işte huzurlarınızda Metalperver okurlarının seçtiği, 2010’ların En İyi 10 Albümü:

10- Kreator – Phantom Antichrist
9- EnslavedAxioma Ethica Odini
8- VektorTerminal Redux
7- Cattle DecapitationMonolith of Inhumanity
6- Be’lakor – Of Breath and Bone
5- Septic FleshThe Great Mass
4- Judas PriestFirepower
3- Deathspell OmegaParacletus
2- BehemothThe Satanist
1- MgłaExercises in Futility


Gelelim Metalperver’in en iyilerine…

Aktif ve hep yeni şeyler araştırmaya devam ederek dinlediğim bu müziği, hayatımda var olan her şeyden (ve muhtemelen herkesten) daha fazla seviyorum ve herhalde hayatta en ciddiye aldığım şey, metal. Haliyle de aslında aklı başında herkes gibi ben de müzik listelerinin peşin hükümlü, hazırlayan kişinin beğenilerini doğrudan yansıtan ve objektif olmakta zorlanan, bu nedenle de çok ciddiye alınmaması gereken şeyler olduğunu bilsem de bir liste hazırlarken hayli geriliyor, daralıyorum olabildiğince düzgün bir iş yapabilmek için. O yüzden listelerini paylaşan herkese tekrar teşekkürler. Hiç kolay bir iş değil.

2010-2019 yılları arasında metalin yeniden ivme kazandığını söyleyebiliriz. Rakamlar yalan söylemez; indirilme ve yayın servisleri üzerinden dinlenilme sayılarına bakıldığında, 2017 ve 2018’de liderliğin açık ara metal ve türevlerinde olduğu sonucu ortaya çıkıyor. Nu-metal ve metalcore gibi melez türlerin hakimiyetiyle 2000’lerde yaşanan büyük çöküş, 2010’lar itibariyle tamamen sona erdi kısacası ve Eric Adams’ın da söylediği (ciyakladığı diyelim) gibi heavy metal hiçbir zaman ölmeyecek gibi görünüyor.

GHOST, GOJIRA, PARKWAY DRIVE, MASTODON, AMON AMARTH, BEHEMOTH ve diğer pek çok grup gibi on binlere çalabilen, stadyumlarda konserler verebilen devasa ana akım isimlerin itici gücü bir yana MYRKUR, ALCEST, DEAFHEAVEN veya ZEAL & ARDOR gibi metale farklı perspektiflerden bakıp tartışmaları da beraberinde getirseler de yeniliklere yol açan gruplar sayesinde geçmişe kıyasla artık çok daha zengin bir palete sahip metal. Genellikle ortalama dinleyicinin uzak durduğu black metal gibi ekstrem türlerde ise metal tarihinde benzeri görülmemiş bir üretim söz konusu ve özellikle black metal günümüzde metal müziğin lokomotifi haline geldi neredeyse…

Bu uçsuz bucaksız denizin içinden birkaç albüm seçip öne çıkarmak, diğerlerini görmezden gelmek anlamına gelmiyor tabii. Metal dünyasına kattıklarıyla, yarattığı etkiyle veya verdiği ilhamla hatırlanmayı, bahsedilmeyi hak eden pek çok albüm var ve emin olun listeyi 20 albüme çıkarıp Colored Sands‘i, All We Love We Leave Behind‘ı, Litourgiya‘yı, Axioma Ethica Odini‘yi, The Destroyers of All‘u, Of Breath and Bone‘u ve diğerlerini de yazmayı çok düşündüm; düşünmedim değil. Fakat hem size büyük haksızlık olacaktı hem de bu yazı için bile muhtemelen saatlerce uğraşacağımı düşünürsek o kadarına gözüm yemedi, haha.

Başlayalım haydi yavaştan… İşte huzurlarınızda Metalperver’in seçtiği, 2010’larda çıkmış en iyi 10 metal albümü!


10. Deafheaven – Sunbather (2013)

Grupla ilgili düşüncelerimin çoğunu olabileceğim en açık şekilde şurada belirttim zaten, o yüzden hiç o konulara girmeyeceğim.

ALCEST‘in açtığı yoldan yürüyerek (bilmeyenler vardır; albümde de konuk ayrıca) serpilip büyüyen Deafheaven, Sunbather ile black metal ve shoegaze türlerini olabileceğinin maksimumunda birleştirerek birçok genç müzisyen ve dinleyici için yol gösterici bir albüme imza attı. Metal camiası tarafından pek kabul görmese de grubun 2010’lardaki en yenilikçi işlerden biri Sunbather ve günümüzde post-rock ile black metali birleştiren gruplardan oluşan hatırı sayılır bir piyasa varsa, biraz da Sunbather sayesinde var. Olaylı albüm kapağındaki gibi uçucu hisleri öne taşıyan, sinematik post-rock dinamikleriyle her şeyi önüne katıp götüren black metal öfkesini birleştirmeyi çok iyi becerdikleri bir gerçek zaten; her şeyden sıyrılıp salt müziği dinleyince açıkça anlaşılıyor bence bu.

İtiraf etmem gerekirse grupla bir sorunum olmamasıyla birlikte Deafheaven en sevdiğim 50 gruptan biri bile değil. Fakat Sunbather bu listede olmayı hak ediyor ve etkililik açısından yerini alabilecek bir albüm gelmiyor aklıma 10. sıra için. Maalesef. Ateşle oynayarak açtık listeyi ama hayırlısı olsun artık, haha.

9. Carcass – Surgical Steel (2013)

Grupların geri dönüşlerine sıkça şahit olmaya başladığımız için artık eskisi kadar şaşırtmıyor belki ama 2013 yılında Carcass, Surgical Steel‘i duyurduğunda herkesin kafasında bir ‘acaba’ vardı. Fakat İngiliz grindcore/melodik death metal devi tüm şüpheleri bertaraf eden müthiş bir albümle, 17 yıllık beklentileri fazlasıyla karşılayarak 2010’larda adını en sık duyduğumuz gruplardan birine dönüştü. Üç kişilik kadrosu içinde gitarıyla direksiyonu elinde tutan büyük usta Bill Steer’in eşsiz melodi anlayışı, blues ile melodik death metali birleştiren birbirinden müthiş soloları derken Surgical Steel daha ilk dinlemeden insanın aklına kazınıyor. Zaten eminim şu satırları okurken bile çınlamaya başlamıştır kulağınızda.
En azından öyle olmalı.

8. Vektor Terminal Redux (2016)

İsmi lazım olmayan başka bir mecrada yazarlık yaptığım dönemde yazdığım, hatta tam olarak 10 Aralık 2010’da kaleme aldığım Black Future kritiğini “Neredeyse hiç bilinmeyen ve milyonlara ulaşmasına ön ayak olmayı planladığım bir isim ile karşınızdayım…” cümlesi ile açarken işin buralara geleceğini tahmin ettiğimi sanmıyorum açıkçası ama Terminal Redux, modern thrash metalin gelebileceği son nokta olarak 2016 yılında Vektor‘ü progresif thrash metalin zirvesine oturttu gerçekten de.

Saf thrash için fazla karmaşık görünse de bilim kurgu konsepti, thrash metali törpülemeden yedirdiği progresif bakışı, grubun her albümünde var olup Terminal Redux ile artık insanı çaresiz bırakan seviyelere ulaşan rif bombardımanı ve piyasada Terminal Redux gibi hiçbir şeyin olmaması, Vektor‘ü bileğinin hakkıyla 2010’ların en önemli gruplarından biri haline getiriyor zaten. “Bunlar kim oğlum yahu?” diyorsanız mutlaka dinleyin; neler kaçırdığınızı fark edip şaşıracağınıza eminim.

7. Cattle Decapitation – Monolith of Inhumanity (2012)

Cattle Decapitation, son 10 senenin en önemli ekstrem metal gruplarından biri. Yoğunluğuyla bazen insanın gözünü korkutabilecek kadar büyük bir müzik yapıyorlar ve buna karşın aynı oranda erişilebilirler. Özellikle Monolith of Inhumanity ile bu konuda insan zihninin tam algılayamadığı bir boyuta ulaştılar.

Listedeki tüm albümler arasında müziğiyle insanı en çok yoran, hatta yer yer döven, en gaddar albüm bu kesinlikle. Ancak tüm zamanların en benzersiz ekstrem vokalistlerinden biri olan Travis Ryan ve ekibinin bugüne kadarki en güçlü eseri olan bu acayip iş, bu listede olmayı sonuna kadar hak ediyor ve eğer 2010’lardan bir tane teknik/progresif death metal albümü dinlemek zorunda kalırsam her defasında açar Monolith of Inhumanity‘yi dinlerim.

6. GojiraL’Enfant Sauvage (2012)

Gojira‘nın dünyaya açıldığı, dünyanın bu fenomene çok daha yoğun bir biçimde maruz kalmaya başladığı müthiş albüm. Aslına bakarsanız 2012’ye gelmeden de fazlasıyla büyüktü tabii Gojira ama L’Enfant Sauvage, grubun Avrupa sınırlarını aşıp Amerika kıtasına ulaşmasını, METALLICA gibi bir devle turlamasını ve devasa kapıların açılmasını sağladı. On milyonlarla ölçülen dinlenme – izlenme oranlarıyla L’Enfant Sauvage‘ın etkisini tartışmak manasız zaten ve türü ne olursa olsun birçok grubun işlerinde Duplantier kardeşlerin ritim estetiğinden esintiler taşıyan bölümlerini duymak mümkün artık. L’Enfant Sauvage, The Gift of Guilt, Born in Winter ve The Axe gibi unutulması zor şarkılarıyla zaten güçlü bir albüm olmakla birlikte Gojira‘nın 2010’ların 2. yarısında dönüştüğü şeyi anlamak açısından çok önemli.

P.S.: Grubun Amerika’ya yerleşmesi, New York’ta kaydedilen tartışmalı Magma albümü gibi uzun vade sonuçlarını düşününce bazı dinleyiciler (yazar burada kendisinden bahsediyor) için Gojira’nın felaketinin habercisi olan albüm aynı zamanda da.

5. Septicflesh – The Great Mass (2011)

Bazen geçmişin büyük bestecilerini zaman makinesiyle günümüze getirsek ve onlardan modern müzik dinamikleri içerisinde yeni bir şeyler kaydetmelerini istesek ortaya neler çıkarırlardı acaba diye düşünürüm ve aklımda beliren ilk düşünce “herhalde The Great Mass gibi bir şeyler yaparlardı,” oluyor bu albümü dinlediğim günden beri.

Eğer bu kadarı ikna etmiyorsa o zaman eminim The Vampire from Nazareth‘in 1:48’de giren tüyler ürpertici blast-beat bölümü, Pyramid God‘ın daha açılıştan insanı avuçlarının arasına alan orkestrası, Oceans of Grey‘in karanlık atmosferi, Fotis Benardo’nun olmadık yere soktuğu tom vuruşlarıyla kıyametselliği (bir yerde bir Türkçe öğretmeni öldü gibi ama hayırlısı) katlanan Apocalypse parçasının nakaratının ikinci kısmında gelen o acı içindeki “A God that wants to die!” sözleri ve daha nice muazzam detay ikna edecektir eminim.

4. Ghost – Opus Eponymous (2010)

“Mikael Åkerfeldt gitar çalıyormuş diyorlar?” “Yok, yok. Ghost ile aynı gün Opeth konseri de var, o değil demek ki.” “WATAIN elemanları varmış sanırım, Erik Danielsson kurmuş galiba.” “Dan Swanö kurmuş diyorlar…” “Fenriz de hep bu albümden bahsediyor, acaba kendini mi pazarlıyor?”

Zaman akıp gidiyor. Belki o zamanlar grubu bilmiyordunuz, belki de hatırlamıyorsunuzdur ama İsveçli Ghost 2010 yılında Opus Eponymous ile günyüzüne çıktığında herkes çıldırmıştı grubun kimliğindeki gizemi çözmek için. Şeytan seviciliği konusunda devrim niteliğindeki bu müziği yapanların kim olduklarını öğrenmek için delirmiştik resmen.

Gerçekten de o yıllarda Ghost inanılmaz taze bir fikre sahip, bunu gizemli ve cezbedici bir imajla süsleyen, her yönüyle muhteşem bir projeydi ve piyasaya bomba gibi düşmüştü. Her kesimden birçok dinleyicinin rahatlıkla eşlik edebileceği, radyolarda çalınabilecek, küçük çocukların bile diline kolaylıkla dolanabilecek şarkılarla daha öne hiç yapılmamış bir şekilde yüceltiyordu Ghost kötülüğü ve BLUE ÖYSTER CULT, MERCYFUL FATE, BLACK SABBATH gibi insanı asla yanlış yönlendirmeyecek gruplardan aldığı ilhamı metal camiasına bonkörce dağıtıyordu…

Sonra ne mi oldu? Ne olacak, para tatlı geldi ve Ghost son 10 senenin en büyük müzik olaylarından birine dönüştü; ama Opus Eponymous‘ta hayal ettirdikleriyle değil.

3. Judas Priest – Firepower (2018)

Redeemer of Souls ile zaten eski gücünü toplamaya başlamıştı göstermişti ama herhalde hiç kimse Judas Priest‘ten 2010’lara imzasını atmasını beklemiyordu… Fakat Firepower genç yetenek Richie Faulkner’in (söz konusu Judas Priest olunca gruptaki 40 yaşındaki adam genç yetenek oluyor, haha) enerjisi, heavy metalin doğrularını avcunun içi bilen eski ekibin yeniden toplanıp prodüksiyon koltuğuna geçmesi (Andy Sneap) ve Rob Halford’un kusursuz liderliğiyle hepimizin aklını aldı. 1969’da kurulmuş bir grup, 2010’larda çıkmış en iyi albümlerden birini yaptı, ötesi var mı? Üstelik Metallica gibi sadece grubun yakın geçmişine nazaran iyi denilebilecek ve hayranların yüreğine indirmeyen orta şekerli bir albümle değil, kariyerinin en işlerinden birine imza atarak aradan geçen onlarca yılın ardından gençlerin yine Judas Priest dinleyerek, Judas Priest överek büyümesini sağlamak… Bu gerçekten delice bir şey. Rob Halford neredeyse 70 yaşında ama albüm çıktığından beri çılgınca turluyor grup ve Judas Priest ateşini yaymaya devam ediyor… Bakarsınız yazın biz de görürüz bu efsaneyi, belli mi olur?

2. Behemoth – The Satanist (2014)

Aslında Behemoth’un örneğin bu listede yer alan bir Mgła veya 2010’lara kendince damgasını vuran pek çok black metal grubu kadar samimi olmadığı, Nergal’in gevşek halleri, grubun sözlerinin, imajının, sunumunun ardında profesyonel insanların olduğu üzerinden büyük eleştiriler getirilebilir ve belirli açılardan fazlasıyla haklı olur hepsi ama bazen amaç, aracı meşru kılar ve günün sonunda yine The Satanist gibi bir albümün yayınlanmasını sağlayacaksa, Behemoth ile ilgili sevilmeyebilecek her şeyi bağrıma basmaya hazırım; hem de her zaman.

Çünkü The Satanist öyle bir albüm ki hem Behemoth’u metal dünyasının zirvesine, yazının başında saydığım o Şampiyonlar Ligi seviyesindeki üç-dört grubun arasına soktu, hem black metali ana akım metalin içine yedirdi hem de her kesimden birçok dinleyiciye ulaşmasını sağladı. Üstelik bunu o kadar da ödün vermeden, müzikte Burger King‘leşmeden ve sıkıcılaşmadan yaptı. O yüzden de getirebileceğimiz bütün eleştirileri sırtlayıp son on yılda çıkan tüm black metal albümlerini bile tokatlamayı, aradan sıyrılıp öne geçmeyi başarıyor… Neredeyse tüm black metal albümlerini.

1. MgłaExercises in Futility (2015)

Aslında yazıyı hazırlarken Exercises In Futility‘yi 5. veya 6. sırada düşünüyordum. Hatta ilk taslaklardan birinde oralara yerleştirip şu an okumakta olduğunuz cümleler yerine albümle ilgili bazı değerlendirmelerde bulunduğum iki paragraflık bir yazı bile yazdım. Fakat sonra Metalperver’i, kendimi, son yıllarımı, ve Exercises in Futility‘yi düşünmeye başladım. Kabul, özellikle arkasında yer alan dört-beş albüme kıyasla çok daha sınırlı bir alana etki eden, onlara kıyasla cılız duran bir albüm Exercises in Futility. Fakat o sınırlı alandaki etkisi o kadar büyük oldu ki nitelik niceliğin önüne geçti ve kuralları yıkan, var olan düzene tekmeyi koyup masanın üzerinde ne varsa dağıtarak hepsinin üzerine oturan bu muazzam albüm için kendi kurallarımı yıkıp bir istisna yapmanın (Paracletus‘u bile koyamadım listeye bu yüzden; ah, ah) daha doğru olacağına karar verdim.

Mgła‘nın üç albümle son 10 yılda black metale damga vuran isimlerden biri olduğu yadsınamaz bir gerçek. Grubun inanılmaz özgüvenli bir biçimde yansıttığı nihilizm dalgasının sarsıcı kuvveti yana, son yılların en ilham veren davulcularından Darkside’ın her albümde daha da garipleşen performansı, M.’in güncel eğilimleri bir kenara itip köklere dönerek sadeleşmeyi, basitliği özümsemiş şarkı yazımı ve grubun genel karakterini düşününce 2020’lere de taşınması muhtemel bir etkiyle black metalin modern zamanda dönüştüğü şeyin, müzikal olmasa da ruhani açıdan, en büyük temsilcilerinden biri Mgła. Exercises in Futility ise grubun manifestosunu açıkça dünyaya duyuran, gücünü zorla kabul ettiren, kusursuz bir black metal albümü. O yüzden de sanırım Metalperver için daha iyi bir ilk sıra seçimi olamazdı.


Buraya kadar geldiyseniz şu an bu yazıdaki 1983. kelimeyi okuyorsunuz demektir; tebrikler. Umarım bu alışkanlığınızı kaybetmezsiniz.

Dünyanın en iyi yılbaşı ağacı süsü.

Bundan sonrasını uzatıp yazıyı kişisel bir yere çekmek istemiyorum ama artık bütün vaktimi ve dikkatimi alan Metalperver’de, son iki senedir giderek artan destekleriniz için ayrıca teşekkür ederim. Metalperver diye bir site varsa onu okuyanlar olduğu için var ve siz memnun kalıp tüketmekten keyif aldığınız sürece 2020’lerde de Metalperver olarak varlığını sürdürmesi, gelecek ile ilgili en büyük hayalim. Umarım siteyi kapatıp takım elbisemi giymek, cinnet geçireceğim günü bekleyerek ofisin birinde mesai doldurmak zorunda kalmam hiçbir zaman.

Tüm isteklerinizin büyük oranda (hepsi olursa kafayı yersiniz çünkü, haha) gerçekleşeceği, birbirinden müthiş albümlerle ruhlarımızı besleyeceğimiz, pek inancım kalmadıysa da biraz daha insanca geçireceğimiz bir on yıl olması dileğiyle; hepimize mutlu yıllar!


Eğer yeni yılda Metalperver’e bir hediye vermek isterseniz PATREON‘da abone olup hem kendinizi hem de beni mutlu edebilirsiniz. Şimdiden teşekkürler.

İsmail Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

2010’ların En İyi 10 Albümü” için 3 yorum

  • 23 Aralık 2019 tarihinde, saat 15:05
    Permalink

    Diğerlerinden de sevmediklerim olsa da niye seçildiğini anlayabiliyorum, bana kalsa Opus Eponymous, Sunbather, The Great Mass da top 10’a yaklaşamaz da piyasada yarattığı etki vs nedenlerle anlaşılır ama Phantom Antichrist kendi yılının top 10’una bile girebileceği tartışılabilirken 10 yılınkine girmesi biraz absürd bence (farklı listeler oldıklarının farkındayım). Sadece 2012’den Portal of I, RIITIIR, Flesh Cathedral, Dar De Duh, Isotheos gibi albümler varken.

    Yanıtla
  • 24 Aralık 2019 tarihinde, saat 03:30
    Permalink

    Eğer 2000-2010 listesinin ilk sırasında bir DsO albümü olacaksa bir şey demem ama eğer benim gibi Paracletus’u DsO’nun zirvesi olarak görüyorsan bildiğin skandal! 🙂
    DsO’nun black metalin 3. evresinin ana grubu olduğu, etki ve tarihsel önem bakımından isminin Bathory ve Mayhem ile birlikte anılması gerektiği basit ampirik veriler. Mgla’yı 2000 sonrasının en önemli ikinci black grubu olarak görsem de DsO ile kıyaslamam bile. Onda olan her şey DsO’da teorik ve ideolojik olarak zaten var. Onlar buna edebi bir form verdiler esas olarak. DsO genel olarak heavy metali modernizmden kategorik olarak kurtaran grup bence. Bu da benim açımdan onları bütün heavy metal tarihinin en önemli gruplarından biri yapıyor.

    Yanıtla
    • 24 Aralık 2019 tarihinde, saat 09:54
      Permalink

      Malum üç albümü bir bütün olarak 2000-2010 listesinin en üst sılarına bir yere koyabilirim rahatlıkla ama Paracletus’un (ki muhteşem elbette) tek başına bu listede var olabileceğini düşünmüyorum. Hatta albüm değil grup bazında bir değerlendirme yapıyor olsaydım da yine DsO’yu ‘2010’ların’ listesine alacağıma emin değilim.

      Yanıtla

Bir Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.