Nile – Vile Nilotic Rites

Merhaba.

Sarcophagus ve Execration Text klipleri yayımlanalı tam 17 sene olmuş, inanabiliyor musunuz? İnsan bazen gerçekten yaşlı hissediyor.

Birçokları gibi Nile’ı ilk defa Headbangers Ball‘da çıkan bir klibiyle tanımış ve Amerikalı azman brutal/teknik death metal dörtlüsünün hem atmosferik hem de insanüstü müziği karşısında şok geçirmiştim. Özellikle Tony Laureano ve George Kollias gibi sapkın davulcuların, dönemin 144/240 piksel videolarında iyice mistik bir boyut kazanan süper hızlı teknikleri, körpe aklımı ambale etmişti.

Kısacası 2010-2011’e kadar Nile’ın azılı bir hayranı olarak hayatıma devam ettim. Hala da 2005 ve öncesi dönemi severim. Fakat türe ilgim arttıkça, yeni gruplar keşfettikçe Nile’a ilgim azalmaya başladı. Özellikle 2009’dan itibaren gerilemeye başladıkları, albümlerinin eskileri arattığı malumunuz. Mısır topraklarından yükselen mistik hava bir süre sonra cazibesini yitirdi kısacası. Hatta açık söyleyeyim, 2015 çıkışlı son What Should Not Be Unearthed‘ı dinleyip dinlemediğimi bile hatırlamıyorum. Sadece grubun daha kolay erişebilir bir death metal tercih edip iyice garip bir hal aldığına dair bir fikir kalmış aklımda.

Fakat yeni albüm öncesi ilk paylaşılan Long Shadows of Dread, bilindik Nile çizgisinde, son dönemde gruptan beklemediğim kadar dayakşör bir şarkıydı ve albümle aynı adı taşıyan Vile Nilotic Rites çıktığında heyecanım daha da arttı. Özellikle ilk yarısında ve solo önceki kısacık bir bölümde VLTIMAS benzer bir şeyler yakaladım bu şarkıda ve ansızın albümü incelemeye karar verdim.

Dokuz Nile albümünün yedisinde yer almış Dallas Toler-Wade’in ayrılışı çok üstü kapalı geçildi nedense ama Nile’ın esas beyni Karl Sanders olduğu için pek bir etki yaratmamış gibi görünüyor zaten. Hatta bir etkiden söz edilecek bu pozitif yönde olur, zira Sanders – Kollias ikilisi Nile’ın neyi çok iyi yaptığını tekrar hatırlamış olmalı ki Vile Nilotic Rites kendine ait olanı geri almaya yeminli bir intikam meleği tadında amansızca saldırıyor ve sanırım gruptan beklediğim albüm aşağı yukarı böyle bir şeydi, oh!

Nile’ın alamet-i farikası brutal gaddarlığın yeniden tesisi önemli tabii ama Vile Nilotic Rites‘ın esas cezbedici kısmı grubun şarkı yazımı konusunda esnek davranarak daha dinamik, katmanlı olduğu kadar değişken bir yapıyı benimsemesi. Değişmekten çekinmeyen bu müzik sayesinde grubun baştan sona dayakçı tavrı ve Mısır odaklı epik atmosferi de bir noktadan sonra anladık artık seviyesinden vay anasını noktasına geri gelmiş… Bence çok iyi anlattım ya. Resmen teknik konuşuyorum, umarım anlaşılıyordur.

Güçlü groove, azman davullar, her zamanki kaotik sololar ve anlaşılabilirliğiyle gönlümü çelen üçlü vokal taarruzu şeklindeki üç şarkı sonrasında ise dokuz dakikaya yaklaşan epik Seven Horns Of War, Nile’ın perspektifinin olumlu yönde nasıl değiştiğini çok iyi gösteren, albümün ağır toplarından biri olarak devreye giriyor. Savaş boruları, orkestra ve kadın korosuyla açılan bu müthiş şarkı, sonlarına doğru yeniden orkestral, dramatik bir geçiş eşliğinde konuyu YÜZÜKLERİN EFENDİSİ – İKİ KULE filminde Saruman’ın orduları insanlığa bir sonraki şafağı göstermemek üzere bastığı toprağı eze eze Orthanc’tan ayrılırken çalan, Howard Shore’a ait o muazzam borulara getiriyor ki NASIL YANİ NELER OLUYOR ŞU AN BİR DAKİKA!?! diye hoparlörlerime bağırdığımı hatırlıyorum bu bölümü ilk duyduğumda. Biraz gaza gelmiş olabilirim ama bu da Saruman yani. O ikonik melodinin altında George Kollias ayısının davula eziyet edişini duymak da varmış şu hayatta. Vay arkadaş.

Hemen arkasındaki That Which is Forbidden‘ın tekinsiz, karanlık havasıyla huşu içinde takılmaya devam ederken albümün orta yerinde bir anda insanın suratında patlayıveren Snake Pit Mating Frenzy ise o ana kadar netleşmediyse diye Nile’ın yüksek tempo brutal/teknik death metalde ne kadar üstün olduğunu dosta düşmana kanıtlıyor iyice. Bu arada böylesi silahşör bir şarkıda bile ve albümün kalanında solo gitarın geçmişe nazaran bir tık daha aklı başında takılması, grubun hayranları için yakalanabilecek hoş bir detay bana kalırsa.

Şarkılardan bahsedip uzattıkça uzatmayayım diyorum ama favorilerimden Revel in Their Suffering canlı çalındığında daha Sanders sözlere giremeden, ortasındaki o hayvani drop gelemeden kaç kişinin telef olacağını düşünmek, yanı sıra Where is the Wrathful Sky gibi şarkılarda Nile’ın muazzam bir teknik hakimiyeti nasıl da ortalama dinleyicinin de keyif alabileceği temellere oturtabildiğini görüp çıldırmamak elde değil. Teknik demişken, albümün diğer ağır topu The Imperishable Stars are Sickened‘da neler olduğunu henüz kavrayabilmiş değilim…

Pırıl pırıl prodüksiyonu, kaotik görünse de tür içinde değerlendirildiğinde görece rahat anlaşılan besteleri, Kollias ayısının insanüstü pedal hakimiyeti, Karl Sanders’ın David Vincent örneğini vermemi sağlayan, dipsiz kuyulardan yükselse de ne dediği anlaşılır vokal performansıyla türü seven, Nile hayranı herkesi heyecanlandıracak, coşturacak bir albüm Vile Nilotic Rites.

Nile brutal/teknik death metalde zaten sayılı ismin yer aldığı seçkin bir birliğin içinde yer alıyordu ama bir süredir uyuklar gibiydi. Nihayet Vile Nilotic Rites grubun ne kadar üstün olduğunu duvardan duvara vura vura gösteriyor bir kez daha. Gruplar arasında farklılıklar var tabii ki, biraz da latife ediyorum ama kusura bakma DEVOURMENT, affedersin DISENTOMB ve siz zaten çok konuşmayın HOUR OF PENANCE ile ORIGIN ikilisi, çünkü mekanın sahibi geri döndü. Evet CATTLE DECAPITATION; söz sende.

90/100

İsmail Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Nile – Vile Nilotic Rites” için 5 yorum

  • 7 Kasım 2019 tarihinde, saat 15:29
    Permalink

    Amansız övmelerin olduğu bu tip kritikler çok keyifli oluyor:) Nile ın geri dönmesi sevindirici bir haber. Bu arada selam olsun rock market, çıngırock ve headbangers balls takip edip grup keşfetmiş nesle.

    Yanıtla
  • 7 Kasım 2019 tarihinde, saat 23:42
    Permalink

    Gitar çalan ve Nile çalmak isteyen arkadaşlara süper tüyo veriyorum. İnternette bulacağınız tabların çoğunda hangi notaya hangi telde basacağınız saçma düzeyde zor düzenlenmiş. Şöyle ki: Nile’nin uzun riffleri (Enduring the Eternal Molestation of Flame’in girişindeki gibi) ya diminished scalede ya da Egyptian scalede oluyor. Scaleleri genel olarak tel başına 3 parmak çalmak gibi bir huyumuz olduğundan tablayan kişiler de tel başına 3 parmak olarak tablamış. O tabları tel başına 4 parmak olarak düzenlediğimizde (bütün nile şarkıları drop A’da. baştaki harfler telin akortlu olduğu notayı gösterecek şekilde örnek verirsek örneğin enduring the eternal molestation of flamenin o uzun rifi şöyle tablı: e: 5-6-8 a: 4-6-4 e: 8-6-5-6-8 a: 4-6-7 d: 4-6 diye devam ediyor. tel başına 4 parmak olarak düzenlediğimizde ise acayip basitleşiyor: e: 5-6-8-9 a: 6 e: 9-8-6-5-6-8-9 a: 6-7-9-10 d: 7 a: 10-9-7-6-7-9-10 diye devam ediyor. Bunu da otobüste ezberden yazacak kadar nile fanıyım.) Karl Sanders ve Dallas-Toller Wade’nin kliplerine veya şarkıları çaldıkları videolara bakarsanız da bu şekilde çalıyorlar. Onlar ellerini sağa sola kaydırarak çalıyor ama ben 4 parmağımı genişçe açarak minimum sol el hareketiyle çalmayı tercih ediyorum. Şarkıları bu şekilde düzenleyip Egyptian ve diminished scaleleri de tel başına 4 parmak olarak egzersiz yaparsanız Nile çalmanın ciddi anlamda basitleştiğini göreceksiniz.

    Yanıtla
  • 8 Kasım 2019 tarihinde, saat 00:02
    Permalink

    NILE SİKERTİR!

    Annihilation of the Wicked’den sonraki en iyi albümleri bence. Günde 5-6 defa dinlediğim oluyor. Dallas-Toller Wade’in ayrılmasına değil de bu ayrılığın biraz tatsız olmasına üzülmüştüm. Gruptaki kimse çirkef olmadığı için neyse ki olay olmadı. Dallas’ın vokallerine hasta olduğumdan onun muazzam kükremelerini aradım albümde, yalan yok. Ama Nile’ın asıl silahı olan mükemmel rifflerden fazlasıyla var albümde. Sıkıcı şarkıyı geçtim sıkıcı tek bir an bile yok. Son 3 albümdür “Eh anladık George 280 bpm’de blast beat atabiliyorsun, tamam abi sakin” dediğim davul performansı bile aşmış. We are cursed’deki inanılmaz davulları ağzımdan salyalar akıta akıta dinliyorum.

    Albümle ilgili iki şikayetimden ilki trampet tonu. Annihilation’dan beri düzgün bir trampet tonu tutturamadılar, her albümde oyuncak gibi geliyor. İşin ilginç yanı da sorun prodüktörlerde değil, grubun tercihi çünkü bu albümün prodüktörlüğünü Cannibal Corpse – A Skeletal Domain ve Conquering Dystopia albümlerini de miksleyen Mark Lewis yapmış. Diğer problemim de blast beatler hızlanınca tuşeyi azaltma salgınından George Kollias’ın da muzdarip olması. (Derek Roddy şurada problemi ve kendi geliştirdiği çözümü çok güzel anlatıyor: https://www.youtube.com/watch?v=9vyYIZt95EY)

    Bu iki şikayeti saymazsak son 10 yılın en aşmış teknik/brutal death metal albümlerinden biri bence.

    NILE SİKERTİR

    Yanıtla
  • 8 Kasım 2019 tarihinde, saat 00:06
    Permalink

    Burayı spamlamak istemiyorum ama son bir yorum daha girmem gerekli. Dallas sevenler Dallas’ın mükemmel ötesi bir death-trash metal yaptığı NARCOTIC WASTELAND grubunu ıskalamasın. Delirium Tremens albümlerini hala bıkmadan sıkılmadan dinliyorum.

    Yanıtla
    • 8 Kasım 2019 tarihinde, saat 00:11
      Permalink

      Narcotic Wasteland’i bilmiyordum, hemen bakayım.

      Spam’le tabii, millet nedense sosyal medya linklerinin altını tercih ediyor yorumlamak için ama yazıların altları daha kalıcı halbuki.

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.