Opeth – In Cauda Venenum

Merhaba.

Opeth’in yeni bir albüm yayımladığının farkındayız değil mi? Hayır yani, ne sosyal medyada bir paylaşım görüyorum doğru düzgün ne de çevremde In Cauda Venenum hakkında iki kelam edildiğini işittim daha. Opeth yahu! Hani şu Morningriseı, Still Life‘ı, Blackwater Park’ı yapan?

Ne? O Opeth o Opeth değil mi? E siz de haklısınız tabii; köprünün altında çok sular aktı. Grubun İsveç’ten gelen Müzik Dehaları! gibi cümlelerle Amerika kıtasına pazarlandığı, progresif death metalin ve genel anlamda ekstrem müziğin en büyük isimlerinden biri olarak geçirdikleri o görkemli yıllardaki heyecan da yerini buruk, keyifsiz, ifadesiz bir beklentisizliğe bıraktı büyük oranda. Mikael’in son on yılda Opeth’i 70’ler ekseninde progresif bir rock grubuna dönüştürme projesi, pek çokları için bildiğimiz anlamdaki Opeth’in sonunu getiren bir hamleydi maalesef. Grubun dehasını anlamayıp benzinci şakalarıyla ortalığa zeka parıltıları saçan arkadaşların da ekmeklerine yağ sürdü bu durum tabii. Haliyle azalarak bitmeye doğru giden o karanlık yola girdi Opeth.

O yüzden işin şakası bir yana, In Cauda Venenum‘un yeri yerinden oynatmasını beklemiyordum elbette ama bu kadar umursanmaması da, haklı bulduğum ve anladığım bir tavır olsa da üzüyor insanı biraz… Ulan ne hale getirdin cağnım grubu be pis bıyıklı! Ehm… Arada insan dayanamıyor tabii, pardon.

In Cauda Venenum, Opeth’in 13. stüdyo albümü ve alamet-i farikası metalin ekstrem taraflarına ağırlık vermek olan Metalperver’de yer almasını tartışmaya açabileceğimiz kadar death metal ile bağları kopuk bir eser. Fakat sevip sevmemizden bağımsız olarak Opeth, kendi özgün dokunuşu ile progresif rock türünde karakteristik bir tını yakalamayı başardı ve Svekets prins‘in ilk notalarından Allting tar slut‘un son anına kadar Opeth markasının bütün imkanları önümüze cesurca seriliyor her zamanki gibi.

Aslında benim Opeth’le derdim grubun death metali bırakmış olması değil, grubun kendi krallığında benzersiz bir güçle hüküm sürerken bir başkasının çöplüğünde ötmeye kalkıp sıradanlaşmasıyla ilgiliydi ama In Cauda Venenum, ilk birkaç dinleme sonrasında dahi son dönemin en özgün, en deneysel ve ilginç Opeth albümü olduğunu hissettiriyor. Mikael Åkerfeldt’in boşandığı döneme denk gelen Sorceress da şiirsel metaforların altında yatan kişiselliğiyle ön plana çıkmıştı belki ama In Cauda Venenum, grubun son yıllarının zirvesi gibi duruyor bu anlamda.

İngilizce ve İsveççe olmak üzere iki versiyonu bulunan In Cauda Venenum‘un İsveççe versiyonunu incelemeyi daha doğru bulduğumu belirterek başlamak istiyorum. Konsept olmamasına rağmen temasını daha da besliyor İsveççe dili ve Åkerfeldt’in çok daha rahat bir sahada hareket ettiği anlaşılıyor hemen. Açıkçası çok iyi şarkı söyleyebilen biri olarak görmedim hiçbir zaman Åkerfeldt’i ama kendi dilini kullanmak kesinlikle çok yükseltmiş performansını. Bilemiyorum sizde de benzer bir etki olur mu ama kulağım, zihnim çok alıştığı için olacak, İngilizce dışında bir dil duyar duymaz tematik bir anlam yüklüyorum sanırım, haha. Şaka bir yana, Åkerfeldt de bu versiyonu öneriyor zaten ve İngilizce dilindeki sözlerde bariz bir mesafeyi, donukluğu hissedeceksiniz eminim.. Sözlere girmeye ise gerek yok, herkes kendi anlamını bulacaktır zaten ama yalnızlık ve izolasyon temalarının yanı sıra politik bir havası olması da ilginç geldi bana.

Gerçekle hayalin iç içe geçtiği ilginç sesler ve 1986 yılında sokak ortasında vurularak öldürülen eski İsveç Başbakanı Olof Palme’in 1960’larda yaptığı bir Noel konuşmasından yapılan ufak bir alıntı sonrasında başlayan ilk şarkı Svekets prins, Martin parantezindeki Méndez ve Axenrot ikilisinin bas-davul uyumuyla, artık gruba iyice uyum sağlamış ve yeni Opeth karakteristiğinin belirlenmesinde önemli rol oynadığını düşündüğüm Joakim’in klavye-piyano-mellotron kombosuyla albümün güçlü şarkılardan biri ve yine önden paylaşılan, albümde de peş peşe sıralanmış Hjärtat Vet Vad Handen Gör ile birlikte güçlü bir açılış sağlıyor. Özellikle Deliverance zamanlarını sevenler için tatlı referanslar var bu şarkıdaki riflerde.

Bu noktadan sonra, De närmast sörjande ile daha karanlık ve melankolik bir kimliğe bürünüyor In Cauda Venenum ve Blackwater Park‘ın kimi anlarındaki, Damnation‘daki gibi bir hissiz, donuk melankoli çöküyor üzerine. Minnets yta şarkısına özellikle bir bakın; Mikael’in tutkulu vokali ve kime ait olduğunu henüz bilmediğim o müthiş soloyu ıskalamayın.

Charlatan için ne hissettiğimden emin değilim; albümdeki en sert şarkı olmasına rağmen bütünden ayrı duran gitar tonları bir garip hissettiriyor ve asla alışamadım. Hele o staccato, djent hisli rif (ilk dinlemede hangisinden bahsettiğimi anlayacaksınız zaten) olacak iş gibi değil bana kalırsa. Bu arada ton demişken, albüm genelinde bazen bir an bir diğerini tutmayabiliyor prodüksiyon açısından ve belli ki bu bilinçli bir tercih. Oradaki oyunları, göndermeleri yakalamaya çalışacak kadar bilgili veya hevesli değilim, o nedenle böyle de bir şey var, diye işaret edip çekiliyorum.

Normalde tek tek şarkılardan bahsetmekten hoşlanmıyorum ama altmış sekiz dakikalık süresiyle en uzun Opeth albümü ünvanını ele geçiren In Cauda Venenum‘daki hemen hemen tüm şarkıların ayrı bir atmosferi, ayrı bir havası var ve bu çeşitlilik dağınık bir oda hissi uyandırmıyor üstelik geçmişte olduğu gibi. Caz ve flamenko dokunuşları yerinde, şarkılar çok dağılmadan kendi ruhlarını koruyabiliyorlar – çok daha odaklı, şarkı olmaya çalışan besteler gerçekten – ve üstelik ortasında bir parça yumuşayıp deneysellik dozunu arttırsa dahi Kontinuerlig drift ve epik kapanış Allting tar slut gibi şarkılarda yine heavy vanasını da açmış Mikael. Uzun süredir Opeth’ten dinlediğim, metale en yakın anlar bu albümde. Bir not olarak Allting tar slut‘e epey hayran kaldığımı da ekleyeyim.

Ingen sanning ar allas ve Bannemannen‘in bazı bölümleri dışında düştüğü bir an yok pek ve Mikael’in vahşi, kontrolsüz vokalinin bazı anlarda fazla yorması dışında Heritage’dan beri iki ileri – bir geri ilerleyerek bocalayan grubun bu döneminin en oturaklı eseri. Eski hayranların ilgisini yeniden kazandırmayacak belki ve Opeth dinlemek istediğimde sıranın önünde bir dünya albüm var ama en azından grubun girdiği o karanlık tünelin ucunda bir ışık belirdi gibi. Eğer bu topa gireceksiniz tavsiyem İsveççe versiyonu dinlemeniz ve geçmişe bir sünger çekerek değerlendirmeniz yönünde olacak, In Cauda Venenum hiç de fena bir albüm değil çünkü.

81/100


Hey! Metalperver’de olanlardan hoşnutsanız PATREON‘a abone olarak Metalperver’in hayatta kalmasına yardımcı olabilirsiniz. Okuduğunuz için teşekkürler.

İsmail Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Opeth – In Cauda Venenum” için 6 yorum

  • 30 Eylül 2019 tarihinde, saat 10:13
    Permalink

    Albümü üzerinde yorum yapacak kadar dinlediğimi düşünmüyorum o yüzden albüm hakkında değil ama aklıma takılan bir konu hakkında yorum yapmak istedim.
    Her Ulver albümü çıktığında bir önceki albüme kıyasla tanınmaz hale gelmiş bir hal alıyor. Her geçen albümde daha fazla elektronik ögeler müzikleri içerisinde yer alıyor ve biz bu adamların her değişikliğinde, her metamorfozunda grubu tebrik ediyoruz.
    Deathspell Omega mesela kariyerinin ortasında kalburüstü düz bir black metal grubundan tamamen atonal tanınmaz bir hale büründü, black metal tarihini baştan yazmaya başladı belki de ve ayakta alkışladık.
    Anlamadığım nokta Opeth ilk albümlerinde progresif death metalden daha çok black metale kayan bir müzik yapıyordu daha sonra death metale geçiş yaptığında kimse itiraz etmedi. Ama adamların müziği her geçen albümde daha clean vokalli bir şekle büründüğünü görmemize rağmen Heritage’den beri yaptıkları her şeye daha dinlemeden burun kıvıran bir kitle var. Adamların yönelmek istedikleri yapmak istedikleri müzik 70’ler progu ve her röpörtajlarında bağıra bağıra biz artık kendimiz oturup death metal dinlemiyorken nasıl death metal yazalım diyorlar. Müziğin geldiği şu noktada progresif müzik yapan neredeyse herkes djent akımına bürünmüşken bu adamların yaptığı temiz proga da ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.
    Hala brütalli albüm istiyorsanız açın onları dinleyin. Zaten tarihin en iyi albümlerinden birkaçını yazdı bu adamlar. Bırakın adamlar yapmak istedikleri müziği dinlemek isteyen insanlara çalmaya devam etsinler. Her çıkan albüm haberinde Opeth ölmüş diyen kitle görmekten gına geldi artık bana.

    Yanıtla
    • 1 Ekim 2019 tarihinde, saat 01:26
      Permalink

      Bence mesele yazıda dediğim gibi Opeth’in dönüşümü tamamladıktan sonraki halinde eskiyle yarışacak bir albüm yapamaması oldu. Yoksa gerçekten planlı bir şekilde azalarak bitti grubun death metal tarafı ve sürpriz değildi bu değişim. Ağzıyla söylemiş geçen bir röportajda zaten ben hep temiz vokali daha baskın kullanmak istedim ama o zaman yemiyordu diye. Haklısın gerçekten, her Opeth muhabbetinde aynı ezber laflar soğutuyor insanı.

      Yanıtla
    • 1 Ekim 2019 tarihinde, saat 15:44
      Permalink

      bizim metal kitlesinin metali müzik olarak kabul etmekten çok kendilerini toplumdan farklı göstermek için kullandıkları bir tarz olarak gördükleri için böyleler. değişime kapalılar. moronlaşma da var. akerfeldt de inadına sikinde tuz yalatıyor bunlara hahahah

      Yanıtla
  • 1 Ekim 2019 tarihinde, saat 01:19
    Permalink

    Bu arada güzel bir tesadüfle bu yazı 2019’de sitede yayımlanan 200. yazı olmuş. Seviyorum böyle dalya muhabbetlerini.

    Yanıtla
  • 1 Ekim 2019 tarihinde, saat 17:33
    Permalink

    Bu gruba gönül vermiş biri olarak hiç bir zaman “brutal ve içinde death metal yoksa ben o opeth’e opeth demem arkadaş” zihniyetinde olmadım. Aksine mikaelin clean vokalini daha da çok sevmişimdir hep.
    Adam(lar) tarz değiştirmek istedi ve değiştirdi. Nasıl yapmak istiyorlarsa öyle yapsınlar tabi ama yapacaklardı madem keşke Damnation kıvamında bir değişiklik olsaydı da bende hala mutlu huzurlu bir şekilde Opeth dinleyebiliyor olsaydım isyanım ona.

    Yanıtla
  • 1 Ekim 2019 tarihinde, saat 18:38
    Permalink

    Bana kalırsa, Opeth’in Watershed sonraki albümleri hakkında genel kanının negatif olmasının sebebi, ilk albümlerdeki duygu, hüzün yoğunluğunun bu albümlerde bulunmaması. Şahsen ben, ilk beş albümdeki duyguları tadamadığım için ne Heritage’den, ne Pale Communion’dan, ne Sorceress’tan, ne de bu albümden tam manasıyla keyif alabildim. Ama bu demek değil ki bu albümler kötü; sadece bana hitap etmiyorlar, bu kadar basit. (Tabii Folklore’un ikinci yarısı, Eternal Rains Will Come, Faith In Others, Minnets yta gibi istisnalar mevcut, fakat bu, albümlerin genelinde bir farklılığın bulunduğunu değiştirmiyor.) Her ne kadar bu albümlerden ilk beş albümden aldığım keyfi alamıyorsam da, Opeth’in, Åkerfeldt’in “bozduğunu” kesinlikle düşünmüyorum. Bir de, adam sanat icra ediyorken iki kere iki kesinliğinde bir şeyler beklemek nasıl bir saçmalık, onu da pek anlayabilmiş değilim. Dinleyin, size hitap ediyorsa dinlemeye devam edin, etmiyorsa bir daha yüzünüzü çevirmeyin, ne diye işi büyütüyor ve bu konuda son karar merci gibi hareket ediyorsunuz?

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.