Klasik Bir Cumartesi: Iron Maiden – Powerslave

Merhaba.

Geçtiğimiz günlerde 35. yaşını kutlayan Powerslave hakkında bir şeyler yazmak için bilgisayarın başında oturduğum sakin bir akşamdı aslında. Fakat Aces High‘ın ilk yirmi saniyesinden sonra olaylar gelişti ve ayağa fırlayıp evin içinde koşturarak, bağırarak, kafa sallayarak, air guitar ve air drum çalarak geçirdiğim müthiş bir elli dakikanın ardından, kan ter içinde yazıyorum bu satırları şu an. Neden mi böyle oldu? E IRON MAIDEN çünkü bu, neden olacak başka?

On üç, bilemediniz on beş yaşındaydık. Hala görüştüğüm bir dostumun evinde toplanmış, ağabeyine ait ve inanılmaz olduğunu iddia ettiği bir DVD izleyecektik. Güya ağabeyi bir dünya para bayılmıştı ve beraber izlediklerinde ikisi de çıldırmışlardı. Mutlaka görmemi istiyordu. Açıkçası o zamanlar tam bir METALLICA delisiydim; bahsi açıldığında millet öve öve bitiremediği için biraz bozulduğum şu Iron Maiden denen grubun Rock in Rio DVD’si pek de umrumda değildi.

Kısacası biraz ön yargılıydım ama arkadaşım televizyonu açtığında çocukken çok sevdiğim, pek çok hatasına rağmen hala kostüm ve set tasarımını beğendiğim FIRST KNIGHT filminden Arthur’s Farewell‘i duyar duymaz tanıdım. Zaten sonra bir an olsun yerinde duramayan Bruce ve kusursuz çalan diğer elemanların Wicker Man, Ghost of the Navigator ve Brave New World performansları sayesinde ya galiba bu Iron Maiden’a bakmam lazım benim, düşünceleri dolanmaya başlamıştı zihnimde. Şarkıları beğenmiştim beğenmesine ama henüz gardım düşmemişti tam anlamıyla. Tabii Bruce biraz eskilere gideceklerini duyurduğunda olacakları bilemezdim. Efsanevi altılı önce Wratchild ile bütün savunma sistemlerimi çökertti ve ardından 2 Minutes to Midnight ile tamamen ele geçirdi ergen bünyemi.

Tam ben oturduğum yerde gazdan delirecekken arkadaşın ağabeyi geldi ve Lan ne izliyorsunuz siz? İzinsiz alma şunları demedim mi?! diye azarı kayıp aldı elimizden DVD’yi. Ben bir cesaretle Ya çok iyi be, az daha izleyelim, dediğimde ise Sen esas Powerslave sonrası çıktıkları turdan Live After Death’i izle de konser neymiş heavy metal neymiş gör, diyerek enjektörü köküne kadar saplayıp tüm zehri boşalttı adeta. Sağ olsun.

Kısacası önceden Fear of the Dark‘ı, ne bileyim Wasted Years‘ı ve belki birkaç başka şarkısını daha bildiğim ama pek de umursamadığım, bana yeterince sert gelmeyen Iron Maiden’ı ben 2 Minutes to Midnight ile, Powerslave ile sevdim. Tabii sonra koşa koşa gidip bir yerlerden Powerslave albümünü buldum ve son durumu kısaca tekrar etmek gerekirse 2019 yılında, aradan neredeyse yirmi yıl geçtikten sonra bile albümü açtıktan sonra yapacağım diğer şeyleri unutup Powerslave‘in büyüsüne kaptırıp kafayı yiyorum.

Oturup gerçek bir kritik yazmayacaktım elbette Poweslave için. Biraz hatırlamak, biraz hatırlatmak tek amacım. Yine de biraz konuşalım.

Aces High ve 2 Minutes to Midnight gibi heavy metal tarihinde bir daha kolay kolay göremeyeceğimiz bir güç gösterisiyle, müthiş bir ikiliyle açılıyor Powerslave ve enstrümantal Losfer Words (Big ‘Orra) ile biraz rahatlayıp buhar atacağınızı düşünüyorsunuz ama Maiden’ın durmaya niyeti yok pek. Grubun diğer enstrümantal bestelerine kıyasla biraz daha sakin belki ama büyük bir iştahla, keyifle dinliyorum hala. Genel olarak niyeyse pek sevilmez.

Tek tek şarkıları saymaya gerek yok herhalde ama sevme-sevilme muhabbeti açılmışken Back in the Village‘ı hala çok sevemediğimi itiraf edeyim hadi. Albüm boyunca gruba yetişmek için insanüstü bir çaba gösteren Bruce’un tiz vokali, gerçekten kötü yazılmış nakaratta iyice batıyor kulağa. Yine de grup öyle muhteşem çalıyor ki şarkıyı geçesi de gelmiyor insanın. Zaten 60’ların kült televizyon programı The Prisoner ilişkisi sayesinde tatlı Number of the Beast referansları taşımasıyla da öyle yabana atılacak bir şarkı değil. Fakat sonradan ayyuka çıkıp Iron Maiden’a dair dramaların büyük bir bölümünün kaynağını oluşturacak söz-müzik uyuşmazlıkları, bu albümde de hissettiriyor kendini biraz.

Neyse, amca denilecek yaşa gelmiş bir albüm hakkında güzel şeylerden bahsetmek gerek. Açılıştaki ikili inanılmaz diyordum ya, siz bir de kapanışı görün: Powerslave ve Rime of the Ancient Mariner. Biri Mısır mitolojisinin benzetmelerle dolu harika bir öyküsünü merkeze alıp kusursuz sololar ve vokal melodileriyle aktarırken diğeri… Eh, bunun için yeni paragrafa geçmek lazım.

Bugün dönüp baktığımızda Rime of the Ancient Mariner‘in Iron Maiden tarihinde ne kadar önemli olduğu daha iyi anlaşılıyor bence. Epik, maceracı ve cesur besteler yazma konusunda hiçbir zaman geri adım atmayacaklarını daha 1984 yılından gösteriyorlar adeta. 2015 yılında yayımlanan The Book of Souls‘daki Empire of the Clouds‘a kadar grubun en uzun şarkısı olarak kalan, milyonların Samuel Taylor Coleridge’i tanımasına ön ayak olan bu müthiş şarkıyla ilgili en büyük sorun, her biri başka bir Iron Maiden Tanrısı tarafından çalınan üç ayrı solo içinden bir favori belirlemek galiba. İlk beş dakikanın ardından gelen, Steve Harris’in sabit baslarıyla tüyleri diken diken eden atmosferik bölümü ve Nicko McBrain’in imza hi-hat oyunlarıyla ivme kazanan efsane çıkışı saymıyorum bile artık.

Aslında niyetim kısaca Powerslave çok iyi değil mi ya, gibi bir şeyler yazıp gazımı atmak, bu efsane albümü tekrar anıp kenara çekilmekti ama yine duramayıp yazdıkça yazdım. Daha da sonsuza kadar yazılır; bitmeyecek, tükenmeyecek bir eser bu. O yüzden 2018 yılı itibariyle Kıyamet Günü Saati, yıllar sonra bir kez daha gece yarısından yalnızca iki basamak uzaklıktayken ve sonun başlangıcına bu kadar yakın olduğumuz bir dönemde tekrar tekrar açıp Powerslave dinlememek için herhangi bir gerekçeniz olmamalı bana kalırsa. Görüşürüz.

99/100


Hey! Metalperver’in takdiri hak ettiğini düşünüyor, içeriğinin zenginleşmesini arzu ediyorsanız PATREON üzerinden çay-kahve ısmarlayarak destek olup Metalperver’in devam etmesine yardımcı olabilirsiniz. Okuduğunuz için teşekkürler.

İsmail Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Klasik Bir Cumartesi: Iron Maiden – Powerslave” için 3 yorum

  • 14 Eylül 2019 tarihinde, saat 13:35
    Permalink

    Varlığıyla her daim tepeden izleyen bir göz hissiyatı veren bir albüm, tam bir efsane. Harika yazı olmuş, teşekkürler.

    Yanıtla
    • 15 Eylül 2019 tarihinde, saat 12:46
      Permalink

      Aman diyeyim zaten boklamaya yer arayan saçma bir güruh var, şimdi göz möz üçgen diye malzeme verme ellerine ahah.

      Ben teşekkür ederim. \m/

      Yanıtla
      • 16 Eylül 2019 tarihinde, saat 00:35
        Permalink

        Hahah in god we trust yahu :))

        Yanıtla

Bir Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.