BRUTAL ASSAULT 2019: Kara Cuma

Merhaba.

Brutal Assault 2019 yazı dizisinin bir önceki bölümünde Sodom ve Testament gibi thrash devlerin nasıl üzerimizden geçtiğinden bahsetmiştim. Fakat Brutal Assault ortamı ve metal aşkı insana normalde olmayacak bir zindelik veriyor ve sabaha karşı uyumamış olmamıza rağmen festivalin üçüncü günü, WORMED gazıyla daha öğlen olmadan alandaydım bile.

Tabii erken gelince koşa koşa önce merch standına…

Sabah sabah teknik, brutal death metal ile güne başlamanın dayanılmaz hafifliği ile en önde yerimi aldım ve WORMED da çok bekletmeden, o saat ve sıcak düşünülünce hatırı sayılacak bir kitle karşısında sahne aldı ve Evrendeki son gerçek insan Krighsu’nun maceralarını dinlemeye koyulduk. Vokalin performansını ayrıca beğendim ama kırk dakikalık şovlarında yarım saatten sonra biraz baydığımı söyleyebilirim. Onlardan sonra yan tarafta THE CONTORTIONIST çalıyordu ama onlara da ancak şöyle bir bakabildim, zira onların peşinden Wormed’un çaldığı sahnede bu defa GOROD çıkacaktı. En ön sıradan yerimizi kapıp beklerken Çekya’da sıcakların baş düşmanı sayılan Hasiči, yani itfaiye aracı belirdi ve güneşten kızarmaya başlamış seyirciyi bir güzel sulamaya başladı. Biz de arada nasibimizi alıp Gorod öncesi bir güzel serinledik tabii.

Bu ufak eğlencenin üzerinden çok geçmeden teknik death metalin gediklilerinden GOROD sahnedeydi. Geçen sene yayımlanan Æthra ile yine yıkıp geçen (niye kritiği yok hala ben de bilmiyorum; istesenize biriniz, haha) Fransız ekip, albümden Wolfmond ile girdi ve her bir elemanın kusursuz performansıyla muhteşem bir şov başlamış oldu. Celestial Nature ile 2015’e, The Axe of God ve Birds of Sulphur ile 2012’ye, müthiş kapanış Disawow Your God ile de 2009’a göz kırpsa da elbette son albüm ağırlıklı bir setle gelmişlerdi ve vokalist Julien, enerjisiyle herkesi coşturdu.

Fakat Gorod konserinin tek bir kahramanı varsa o da kesinlikle gitarist Nicolas’tı. Hem eğlenceli tavrı, hem akıl almaz gitar çalma becerisi hem de şarkı aralarında ve hatta kendi solo bölümlerindeki muzip, şakacı hareketleriyle tabiri caizse şovu çaldı resmen Nicolas. Tüm grup muhteşemdi gerçi; kendi adıma kesinlikle festivalin öne çıkan isimlerinden biri oldu Gorod.

Bekhten’s Curse.

İki saat ayakta durup önce brutal, sonra teknik death metal dinleyince tabii biraz hararet yaptı bünye ve Gorod’dan sonra çıkan EKTOMORF‘a şöyle bir bakıp gölgeye çekildim. Gerçi konser izlemeseniz bile hep söylediğim gibi festival alanında yapacak çok şey var ve daha önce görmediğimiz Land of Free Tibet geçidini keşfetmeye karar verdik. Çok da doğru bir kararmış; kalenin zifir karanlık yeraltı tünellerinin koridorlarında – açıkçası biraz da ürkerek – yolumuzu bulmaya çalışırken epey serinledik. Sonradan internette daha ilginç dehlizlerin de bulunduğunu gördüysem de bir ara şöyle bir odacık bulduk ve sakın gelmeyin, tünelin ucu bombok bir yere çıktı, şakaları eşliğinde uzaklaştık oradan derhal. Bu arada klostrofobiniz, anksiyeteniz vs. varsa bir kişinin bile zaman zaman yan durmak zorunda kaldığı darlıktaki o karanlık koridorlarda dolanmak o kadar eğlenceli olmayabilir, aklınızda bulunsun. Normal bağlantı noktaları böyle değil tabii; iç kaleyle ana avluyu birbirine bağlayan tüneller çok daha ferah ve aydınlık.

Neyse, bu küçük maceranın ardından tekrar yönümüzü bulup ana sahnelerin bulunduğu alana ulaştığımızda VUUR konseri başlamıştı. Açıkçası hiçbir zaman Anneke hayranı olmadım ve benim gibi arkadaşlarla onları da teğet geçip performansını epey merak ettiğimiz SLÆGT‘i izlemek için Obscure sahnesine yollandık. Aradaki bir saatlik boşluk da – aslında diğer pek çok boşluk gibi – lezzetli Çek biraları içip 6-8 saat kadar ağır ağır pişip lokum seviyesine ulaşan domuz burgerleri gömmekle geçti. Kısacası Slægt sahneye çıktığında biz çoktan partiye başlamıştık, haha.

Albüm incelemesinde de bolca bahsetmiştim; bu genç Danimarkalılar’daki TRIBULATION etkisini görmemek imkansız ve grup sahneye çıkar çıkmaz gitarist Anders Jørgensen’in tavırları sayesinde bir an kendimizi Tribulation izleyecekmiş zannettik. Jonathan Hultén’in androjen sahne duruşundan gitarıyla yaptığı hareketlere, kıyafetlerinden seyirciyle iletişimine kadar neredeyse birebir aynı Anders’in hareketleri. Bu da grubun sahne performansını yükseltiyor fazlasıyla (homofobik olmadığınızı varsayıyorum tabii).

Black metal ile heavy metalin arasında bir yerlerde duruyor grup ve Tribulation referansı bir noktaya kadar müzik için de geçerli. Fakat birkaç şarkı dinledikten sonra hepsinin aynı formülü tekrar ettiğini görüp tadınızın kaçması da gayet olası. O yüzden iki grup arasındaki seviye farkı çok yüksek; yanlış anlaşılmasın bu karşılaştırma. Perfume and Steel ve I Smell Blood gibi şarkılarda seyirci katılımı da azımsanmayacak düzeydeydi. Potansiyelleri var kesinlikle, bir bakın eğer henüz duymadıysanız.

Yeniden ana sahneye döndüğümüzde bu yılın pek çok yeni albüm yayımlayan eski thrash gruplarından DESTRUCTION çalıyordu. İyice devlet memurluğu kafasıyla, mesai doldurur gibi albüm çıkarıp ekmeğinin peşinden koşan Destruction için çok bir şey söyleyemeyeceğim; zaten sona yaklaşmakta olan setlerindeki bir-iki şarkıya bakıp IMMOLATION için diğer ana sahnede, önlerde yer tutmak daha cazip geldi bize kısaca.

IMMOLATION ise hızını almış, durmasız imkansız devasa bir kamyon gibi çıktı sahneye resmen. Ross Dolan death metal çalmak, death metal söylemek için yaratılmış bir manyak ve grup son albümden Destructive Currents ile açılışı yaptığında çoktan sesi oturmuş, hörhör etmeye başlamıştı bile. Daha önce hiç Immolation izleme fırsatım olmadı ama tıpkı ilk gündeki INCANTATION gibi onlar da çok net bir iz bıraktılar üzerimde. Atonement ağırlıklı set zaten canavardı ama grubun performansı da nefisti gerçekten. İlk albümden Into Everlasting Fire yerine Dawn of Possession‘ı tercih etmeleri ilginçti. Şöyle azman şeyler çaldılar:

Destructive Currents
Kingdom of Conspiracy
Father, You’re Not a Father
The Distorting Light
Swarm of Terror
Immolation
Fostering the Divide
World Agony
A Spectacle of Lies
Lower
What They Bring
Dawn of Possession
When the Jackals Come

Son olarak şu küçük videoyu bırakıp Immolation konusunu kapatalım; kendimden geçmişim biraz:

Gündüz seansı bu şekilde sona ererken akşam çok yoğun geçeceği için gündüz çok sapıtmamak lazım, planına zerre sadık kalamamış bir halde, arkada üzücü – müzikal açıdan değil, varlık olarak – bir ANATHEMA eşliğinde akşam yemeğine geçtik. Vincent’ın sesi pek iyi duyulmuyordu ve ne bileyim, 2006’da Ankara’da, her şarkının sonunda en önden A Dying Wish diye bağıra bağıra insanları gaza getirdiğim günlerden ben de Anathema da çok uzağız sanırım. Son albüm The Optimist‘i çok sevdiysem de hem performansları pek iyi değildi hem de bu tip grupların festivallere pek uygun olmadığını düşündüğümden pek ilgilenmedim kısacası.

Neyse, aslında onlardan sonra tepişme müziğinin taçsız krallarından AGNOSTIC FRONT vardı ama kendimi geceye saklamak daha mantıklı geldi ve onları da es geçtim. 20:50’de çıkan ve muazzam bir şova imza atan HEILUNG‘u önlerden izlemeyi çok istiyordum ama onları da ancak çaprazdan, uzaktan takip edebildim zira EMPEROR için iyi bir yer kapıp beklemek zorundaydım.

Hatırlayanlar vardır; Futha kritiğinde bahsetmeye çalışmıştım biraz grubun sahnesinden. Tıpkı geçen yılki WARDRUNA gibi Heilung da çok büyük bir kalabalığa, muazzam bir şov sundu ve yan sahnenin önünde, epey dar bir açıdan izlememe rağmen etkilemeyi başardı. Birileri keşfedip getirecektir mutlaka bir ara Zorlu’ya ama bakalım ne zaman. Neyse, Heilung’un hipnotize edici müziği eşliğinde şu manzaraya bakıp beklemek ilginç bir tecrübeydi:

Saatler 22:00’ı gösterdiğinde ise festivalin gerçek headliner isimlerinden, tüm zamanların en büyük black metal gruplarından Emperor’ın sahnesinden Alvastr (The Oath)‘un ilk notaları yükselmeye başladı. Birkaç dakika süren, trans halindeki bir bekleyişin ardından Trym Torson davulun başına geçip Ye Entrancemperium‘a start verdiğinde diken diken olan tüyleyim, sanırım konserine sonuna kadar o şekilde kaldı. Anthems to the Welkin at Dusk albümünün ilk yedi şarkısını peş peşe çaldılar ve Ihsahn’ın hakimiyeti, Samoth’un muazzam karizması derken kırk dakikanın nasıl geçtiğini anlamadık bile. Ancak With Strength I Burn‘ün sonunda bir şeyler çekmeyi akıl ettim; son bir dakika ve Ihsahn’ın müthiş solosu için bkz.:

Konserin ikinci yarısı ise Towards the Pantheon ile başladı. Ihsahn yalnızca bir-iki kez, kısaca seyirciyi selamlayan ve teşekkür eden konuşmaları dışında epey konsantre ve istekli görünüyordu ki yeni Emperor albümü konusunda şüpheleri olan beni bile heyecanlandırdı onun bu ateşli hali. The Majesty of the Night Sky‘dan sonra ise elbette olmazsa olmaz I am the Black Wizards geldi ve bir black metal hayranının ölmeden önce yapması gerekenler listesinden bir maddenin daha üzeri çizildi böylece. Grup Inno A Satana ile veda ederken biz de şarkının ortalarına doğru, seyirci dağılmadan oradan uzaklaşmaya başladık… Hemen coşmayın; son şarkı bitmeden Emperor’ı bıraktık ama bir sorun, niye? Çünkü festivalin en küçük, en izbe sahnesinde 2019’a damgasını vuran bir başka black metal grubu NORDJEVEL çalıyordu ve onları görmeden Brutal Assault’tan gidersem oturur ağlardım herhalde.

Ana sahnede Emperor gibi bir dev çalarken, bıdık Octagon sahnesinde adım atacak yer yoktu adeta ve daha sahneye açılan geçitlerden geçmeden Dominator hayvanının insanüstü davulları kulaklarımızı dövmeye başlamıştı bile. Grubu daha önce hiç duymamış olan kıymetli bir dostumla ağzımız açık şekilde etrafa bakarken Doedsadmiral’in önderliğinde yakıp yıkıyordu Nordjevel. Açılışı Sunset Glow ile yaptıkları için kaçırmıştım ama en azından Devilry ve Amen Whores gibi hayvanlıklara yetiştim. Hayvanlık demişken… Nazarene Necrophilia esnasında Doedsadmiral bir ara bir hayvan karkasıyla sahnedeydi. Yapma bir şey herhalde ve dev bir fareyi andırıyordu ama uzaktan tam anlaşılmadı ne olduğu; zaten anlamak istediğimi de sanmıyorum, haha. Neyse, daha önce konser videolarını de izlemediğim için festivalin en beklenmedik performanslarından biri oldu Nordjevel’inki ve bir sahnede Emperor, ötekinde TAAKE gibi iki devle çakışmalarına rağmen tıklım tıklım olan kalabalık da grubun, muhteşem yeni albüm Necrogenesis‘in hakkını verdi. Hala dinlemediyseniz çok şey kaçırıyorsunuz bence:

Esas plan biraz Nordjevel izleyip TAAKE‘ye geçmekti ama grup azman çıkınca sonuna kadar kaldık neredeyse. Öyle olunca da Taake’ye ulaştığımızda (onlar da esas küçük sahne kabul edilen Obscure‘dalardı) dev bir kalabalığın çoktan alanı doldurduğunu gördük. Bir de açık söyleyeyim; Nordjevel’in Büyük Taarruz tadındaki saldırısı sonrası Taake resmen yavan geldi. Fiziksel olarak da ruhani açıdan da konserin içine tam dahil olamayınca biraz uzaktan, züğürt tesellisi tadında bir-iki şarkı izleyip madem Taake’yi kaçırdık, bari PRIMORDIAL‘ı güzelce izleyelim düşüncesiyle ana sahnenin yolunu tuttuk. Akşam yoğun geçecek demiştim, değil mi?

00:15’te, Where Greater Men Have Fallen ile girdi İrlandalı dev grup. Alan Averill, BEHEMOTH insanı Nergal’inkine benzer (hatta biraz fazla benzer) bir kılıktaydı ve daha ilk nakarattan seyirciyi kavrayıverdi. Primordial’ın sahne şovu biraz Alan’ın eline bakıyor ve onun dışında kimse pek kımıldamıyor gerçekten yerinden. Buna karşın kusursuz çalıyorlar ve melankoliyle yoğrulmuş, Kelt kültürüyle bezeli şarkıları sahnede harika çalışıyor. Seyirci bütün şarkıları ezbere biliyordu zaten ve Empire Falls‘a gelmeden önce Nail their Tongues ve To Hell or the Hangman gibi son albümdeki şarkılardaki katılım saçmalık düzeyindeydi neredeyse. Herkes kollarını göğe açmış, bağıra çağıra Alan’a eşlik ediyordu.

Tabii ne çalarlarsa çalsınlar, hiçbiri Empire Falls ile boy ölçüşemezdi. Bazı istisnalar haricinde konserlerde bütün bir şarkı boyunca video çekmekten pek hoşlanmıyorum ama hem burada paylaşmak hem de kendime hatıra kalması için baştan sona aldım bu şarkıyı. Bir yandan da o gazla telefonu melefonu fırlatıp milletin arasına dalmamak için zor tutuyordum kendimi, haha. Buyursunlar:

Beklediğimden, duyduklarımdan daha iyiydi Primordial genel olarak ve fazlasıyla keyifli bir konser oldu. Fakat daha işimiz bitmemişti ve Primordial sona erdikten bir-iki dakika sonra tüyler ürpertici sesler yükselmeye başladı yan sahneden… Artık TRIUMPH OF DEATH ismini kullansa da Tom G. Warrior’ın HELLHAMMER‘ı sahnedeydi! Ekstrem metal dünyasının en önemli figürlerinden Tom, ABBATH‘tan da tanıyabileceğiniz Mia Wallace, PUNISH gitaristi André Mathieu ve FORGOTTEN TOMB basçısı Alessandro Comerio’nun da desteğiyle ekstrem metal sahnesinin henüz var olmadığı, neredeyse tarih öncesi bir zamandan kalma şarkılarıyla, kanlı canlı karşımızdaydı.

56 yaşındaki Tom, 1983’te yazdıkları Triumph of Death‘i baştan sona çalarken ne hissediyor bilmiyorum ama bütün gün bir dünya konser izlemiş, tepinmiş, serserilik etmiş binlerce insan hala aç ve heyecanlı gözlerle onu izliyordu. Ben biraz gerilerde kaldığım ve önlerde tepinmektense arkadan tüm dikkatim sahneye odaklanmış bir şekilde bu tarihi anı izlemeyi tercih ettiğim için, başka birinin çektiği Blood Insanity performansını paylaşayım:

Böylece Hellham… Triump of Death ile sona ermiş oldu festivalin üçüncü günü. Özellikle akşamki black metal fırtınasında bir noktada nasıl aklımı oynatmadım, hala şaşırıyorum. Sanırım bir sonraki gün Mgła izleyecek olmanın heyecanı sayesinde dayanabildim. Bir sonraki bölümde, Brutal Assault 2019’un son gününde görüşmek üzere.


Hey! Metalperver’de olan bitenin, verilen emeğin bir takdiri hak ettiğini düşünüyor ve içeriğin katlanarak zenginleşmesini arzu ediyorsanız PATREON üzerinden Metalperver’e destek olabilirsiniz. Okuduğunuz için teşekkürler.

İsmail Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Bir Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.