Riverside – Love, Fear and the Time Machine

“…Güneşli, davetkar ve her türden macerayı ceplerinde taşıyan bir Pazar gününde River, sabah kahvaltısının hemen ardından küçük çiftlik evlerinin arkasındaki korulukta yaşayacağı gizemli macera için Hiçyer’de yaşadığını iddia eden bir gezginden aldığı kılıcıyla yola koyulmuştu. Annesinin her zamanki ısrarcılığıyla kafasına kondurduğu şapkası aslında saçlarını garip bir hale sokup kaşındırmasına neden olsa da o sevimli kırmızı şapka artık onu tehlikelerden koruyacak bir şövalye miğferi sayılırdı. Elbette elindeki kılıç da aslında yerde bulduğu biçimsiz bir tahta parçasından başka bir şey değildi ama River onu öyle görmüyordu ve o tahta parçası yaşadığı sayısız macerada onun en büyük dostu, yardımcısı ve koruyucusu olmuştu. Çok sonradan, hayattaki kimi insanlar için de aynı şekilde düşünmeye devam ederek birçok pişmanlık yaşayacak ve sonra bu huyundan nihayet vazgeçecekti… Fakat henüz böyle ciddi kararlar vermesine, önemli şeyleri düşünmesine daha çok vardı.

Bugün, Hiçyer’e çıkacak köprüyü bulma konusunda her zamankinden daha da ümitliydi çünkü bir gün öncesinde nefesini tutma konusunda kendi rekorunu geliştirmiş ve tam on iki saniye nefesini tutmayı başarmıştı. Bu, River’ın yaşıtları arasında bir dünya rekoru bile kabul edilebilirdi, ya da River öyle olması gerektiğini düşünüyordu. Yaptığı hesaplara göre on dört ila on altı saniye kadar nefesini tutabilirse dalacağı o yeraltı mağarasındaki küçük dehlizden geçip suda kırılıp bütün renkleri gözler önüne saçan büyüleyici ışığın kaynağına çıkabilecekti…”

Merhaba.

Riverside benim öyle bir grup ki yalnızca birkaç şarkısını arka arkaya dinlediğimde bile aklıma bu kadar sevimli, masum ve keyifli şeyler gelebiliyor bazen. 2000 sonrası kurulan grupların progresif, melankolik rock-metal adına en önemlilerinden biri sayılabilecek Riverside, gerçekte duygusal yönü güçlü, hüzünlü albümler yapsa da neden bilinmez, zaman zaman böyle fantastik öyküler için de insana esin kaynağı olabiliyor. Umutlu, naif, belki bir parça hüzünlü ama sonunda herkesi gülümseten, keyifli bir macera; Riverside müziği benim için biraz da böyle bir şey. Progresif metal ile başlayan, sonra progresif rock türüne yaklaşan, bir önceki albümle progresif ögeleri epey azaltarak kimilerine göre hayal kırıklığı yaratsa da özellikle 2000’lerin ilk on yılında yaptıklarıyla gönlümde özel bir yere yerleşen özel bir isim Riverside ve uzun süre orada kalacak gibi. Metalperver’in PATREON‘daki yeni destekçilerinden Ceren’in isteğiyle bugün biraz Riverside konuşacağız. Desteği için buradan da bir kez daha sevgiler.

Ne diyordum? Hah, biraz da işte birtakım iç dokunuşları sebebiyle Love, Fear and the Time Machine gibi neredeyse Riverside’ı tanımlamaya yetecek kadar iyi bir isme sahip olan 2015 albümleri hakkında yazacaklarımı bir süredir düşünüyor, müziğin kafamda canlandırdığı şeyleri bir kalıba sokmaya çalışıyorum. Bir yandan grubun giderek daha sade bir hale gelen müziğinden bahsedesim varken – ki olması gereken de bu aslında sanki – bir yandan da mesela şu an arkada çalan, sadece bu şarkıdan bile enfes bir öykü çıkarabileceğiniz Afloat’u dinlerken ya yerim şimdi grubun müzikal evrimini cart curtunu, diyorum.

Yine de grubun değişimini göz ardı etmek en iyi ihtimalle gruba saygısızlık olacaktır, diyerek bir şeyler söylemeye çalışayım: Giderek daha olgun bir hale gelen Riverside müziğinin günümüzde geldiği nokta belki de hemen her grubun Riverside’ın izlediği yolu takip etmesi gerektiğini savunmamı sağlayacak kadar sağlam galiba ve sonuç, gidişatı haklı çıkarıyor galiba. Progresif müzikten bahsederken kullanacağımız en son kelimelerden biridir belki sadelik ama bu sadelik Riverside’ın en büyük karakteristiği haline gelmiş durumda. Örneğin Discard Your Fear’ın ortasındaki break-down farklı bir grupta bambaşka bir etki yaratabilecekken Riverside’ın minimal doğası sayesinde apayrı bir hava katıyor şarkıya ve ne şarkı trafiği içerisinde ne de albümün genelinde ayrıksı bir konuma düşmüyor. Riverside ne duygusal ne de müzikal anlamda herhangi bir taşkınlığa izin vermiyor. Hiçbir düşünce veya hiçbir enstrümanın öne çıkmasına, rol kesmesine müsaade etmiyor ve bu müthiş ağırbaşlı, ne yaptığını bilen ve kendinden emin bir ruh katıyor grubun müziğine.

Bu örnek üzerinden devam edersek Riverside’ın ilk bakışta abes gibi görünebilecek fikirleri kendi müziğine dahil etme biçimi o kadar özel ki daha önce gruptan hiç duymadığınız şeyleri duyduğunuzda bile bunu yadırgamıyor insan. Çünkü Riverside müziğinde her şey kendine doğru bir yer bulabilirmiş gibi görünüyor. Mariusz’in yumuşacık vokalleriyle ilerleyen şarkıların arasına en progresif şarkılardan Towards the Blue Horizon’ı veya Time Travellers’ı sıkıştırabilmek ve kopukluk yaratmadan bunu başarabilmek belki de sadece Riverside gibi grupların yapabileceği türden bir şeydir. Farklı yaklaşımlar, farklı tavırlara rağmen his olarak hep aynı tonu tutturabiliyor olmak benim epey saygı duyduğum bir özelliği Riverside’ın.

On dakikalık çılgın atan epik şarkılar yerine Riverside daha içsel yeteneklerini ön plana çıkarıyor ve önceki albümlere kıyasla ne progresif ne de metal olmayan bir şeylerle karşımıza çıkıyor bu defa ve doğrusu Riverside’ın bu yanını her zaman daha rahat benimseyebilen bir dinleyici olduğumdan beni benden alıyor Love, Fear and the Time Machine. Alışagelmişin dışında, duygusallığını uçlara çıkarmayan bir albüm bu. Tempo kazanıp yükseldiği anlarda da yumuşacık, naif ve üzgün olduğu anlarda da her zaman barışık ve huzurlu bir şekilde işliyor duyguları. Bu açıdan belki müzikten beklentisi öfkenin, üzüntünün ve benzer duyguların kendisine tokat gibi çarpılması olan dinleyiciler için çok ortalama ve uçlara erişemeyen bir albüm olarak görülüyordur, bilemem ama artık bu yaşta, bu kafadayken tüm bu duyguları dingin bir kafayla yaşamak ve düşünmek isteyenler için baş tacı edilme ihtimalini çok, çok daha yüksek görmüşümdür her zaman.

Ya yerim şimdi grubun müzikal evrimini cart curtunu, dediğimde ise aklıma yazının başında yer alan türden hikayeler geliyor bazen. Alabildiğine masum ama devamında giderek ciddileşen, çok önemli şeyleri çok basit bir şekilde anlatmaya çalışan ve gerçekle gerçeküstünü aynı potada eriten, insana dair pek çok duyguyla harmanlanmış şeyler. İyi bir Pazar günü filminde olmasını beklediğiniz türden, Neil Gaiman’ın yazacağını düşündüğünüz türden şeyler biraz da. Eh, bir albüm hem müzikal açıdan dolu dolu olup dinleyici olarak tatmin ediyor, hem duygulara hitap edip duyduğum şeyleri içselleştirmemi sağlıyor hem de zihnimde böyle fantastik şeyler yaratmama ön ayak oluyor… Daha ne olsun? Umarım sizler için de öyledir veya öyle olur, diyerek bitireyim.

Huzur içinde uyu Piotr.

90/100


Hey! Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi yorumlara yazmayı, sitedeki içerik hoşunuza giderse sağda solda paylaşmayı ihmal etmeyin lütfen. Metalperver’de olan bitenin bir takdiri hak ettiğini düşünüyor, içeriğinin katlanarak zenginleşmesini arzu ediyorsanız PATREON üzerinden Metalperver’e destek olabilirsiniz. Okuduğunuz için teşekkürler.

İsmail Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Riverside – Love, Fear and the Time Machine” için bir yorum

  • 7 Ağustos 2019 tarihinde, saat 12:29
    Permalink

    Çok seviyorum bu grubu. Sanırım tanışmam Steven Wilson sayesinde olmuştu. (alec wildey için beraber söyledikleri parça)

    Albümde en sevdiğim parçalar time travellers, lost, discard your fear. Sanırım tür içerisinde, bu aralar Türkiye’ye gelmeyen tek grup olarak kaldı kendileri. Umarım gelirler çünkü sabah akşam ”river down below” live versiyonunu dinliyorum. (çünkü harika bir doğaçlama solosu var)

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.