Klasik Bir Cumartesi: Opeth – Still Life

Sorgulamaya başlamıştı. Zamanla inancını kaybetmişti ve Tanrı lütfundan yoksun, çarpık ve lekeliydi artık. Yunus’un lanetini taşıdığı söylenerek, Tanrı tanımaz bir ucube olduğu haykırılarak doğduğu topraklardan sürülmüştü. Hiçbir güce bağlanmamayı seçmişti ve yalnızlığında bulduğu güçle onu yurdundan süren hiç kimseyi bağışlamayacaktı. Aslına bakarsanız bu nefretle örülmüş batağa geri dönmesinin tek bir nedeni vardı: Çamurun içinde parlayan bir inci gibi hala masumiyetini koruyan, saf ve temiz aşkı Melinda.

Hemen hemen benzer ifadeler içeren The Moor ile başlıyor 1999 yılının Ekim ayında piyasaya sürülen Still Life‘ın öyküsü. Grubun kariyerindeki en atmosferik, en ağır açılış parçası olsa da tonu müthiş belirliyor. Shakespeare metinlerinde görmeye alıştığımız türden bir trajediyle sarmalanmış, fazlasıyla romantik bir öyküye sahip olan Still Life, bu açıdan progresif death metal dönemi Opeth’inin en özel işlerinden ve hem hikayesi hem de müziğiyle pek çokları için unutulmaz bir klasik.

Mikael Åkerfeldt’in yüzyıllar önce din karşıtlığının toplum içinde nasıl karşılanacağı düşüncesinden yola çıkarak yazdığı kısa bir öyküden esinlenerek ortaya çıkan Still Life konsepti, aynı anda hem şiirsel, hem düşündürücü hem de eğitici bir hikaye sunuyor. İsterseniz baş kahramanın Tanrı ile olan ilişkisi üzerinden günahkarca yorumlayıp öyle içselleştirin, ister Melinda ile olan aşkına tutunup daha romantik bir bakış açısıyla takip edin; bir dönemin Opeth’inin o müthiş albümlerini birbirleriyle kıyaslamak gibi bir günaha girmeyeceğim ama konsept/söz bakımından Still Life‘ın eline su dökülemez sanki pek.

Elbette bir öykünün gücü onun nasıl anlatıldığı/sunulduğuyla ilgilidir. Still Life bu açıdan da tarihin biçim/içerik uyumu konusunda en başarılı eserleri arasında yer alıyor. Metale gönül verenlerin büyük bölümünün bir şekilde adını duyduğuna inandığım Travis Smith imzalı muhteşem kapağı, türler ve duygular arasında geçiş konusunda kusursuz bir akışa sahip olan besteleri ve Mikael Åkerfeldt’in devamlı olarak temiz/brutal arası gidip gelen, hikaye anlatıcısı konumundaki kontrollü vokalleri, Still Life‘ın öyküsünü bir daha çıkmayacak şekilde kazıyor hafızalara. Elbette bu kadar güçlü bir öykü, müziği de doğrudan yönetiyor ve kimi zaman dikkat dağıtıcı derececedeki o uzun uzadıya Opeth besteleri, bu albümde tamamen akışkan tek bir bütüne dönüşüyor.

Malum kısmı içinden sayıp sayıp 5:20’de çığlığı basan adam benim ruh ikizim.

O dönem günümüzdeki kadar başarılı ve büyük olmayan Opeth, yalnızca iki provayla kaydetmiş Still Life‘ı ve My Arms, Your Hearse ile iyice oturmaya başlayan ve ne yazık ki ilerleyen dönemde yerini klavyeye kaptıracak dominant gitarların çeşitliliğini, ton farklılıklarını ve çift gitarın saçma sapan oyunlarını düşününce iki prova sonrası böyle bir eserin nasıl ortaya çıktığını anlamak güç. Henüz o kadar da cilalı tınlamayan, stüdyo numaralarıyla parlatma işinin suyunun çıkarılmadığı enfes Fredrik Nordström prodüksiyonun da atmosferdeki payı büyük tabii ama sonradan en az Åkerfeldt kadar kıymetli bir parça haline gelecek bas gitarist Martin Mendez’in etkisini es geçmemek gerek; her ne kadar artık başka türlüsünü hayal edemesem de hepimiz biliyoruz önceki albümlerdeki o ucube bas tonu tercihlerini.

Martin demişken, Opeth’in klasik kadrosuyla yaptığı ilk albüm Still Life. Åkerfeldt ve Mendez haricinde gitarda Peter Lindgren ve davulda da Martin Lopez ile uzun ve başarılı bir döneme start veren albüm ve grubun üzerinde hemfikir olunan ilk gerçek klasiği. Bir öngörü mü yoksa tesadüf mü bilinmez, Peaceville de artık bu albümle beraber kapağa bir Opeth logosu yerleştirmek istiyor ve ilk kez bu kapakta görüyoruz bu ikonik logoyu. Böyle küçük küçük ilklerle de dolu nitekim.

Günümüzde bir ikona dönüşen Mikael Åkerfeldt’in tek başına yönettiği, klavyeye boğulmamış, naçizane benim için gerçek Opeth’in en büyülü anlarından bazılarını barındırıyor Still Life ve sanırım mantığımı yitirmeden hakkında daha fazla konuşabilmem zor. Müzikten bahsetmediğimi biliyorum ama Still Life müziğin epey üzerinde, çok daha kapsayıcı bir noktada ve yazıyı daha da uzatıp suyunu çıkarmadan, Face of Melinda‘nın son bölümünde yer alan ve kahramanımızın tamamen raydan çıkmasına neden olan, benim de her dinlediğimde kalbimi burkan şu muazzam diyalogla kapatıyorum:

I took her by the hand to say
All faith forever has been washed away
I returned for you in great dismay
Come with me, far away to stay

Endlessly gazing in nocturnal prime
She spoke of her vices and broke the rhyme
But baffled herself with the final line
My promise is made but my heart is thine”

100/100


Hey! Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi yorumlara yazmayı, sitedeki içerik hoşunuza giderse sağda solda paylaşmayı ihmal etmeyin lütfen. Metalperver’de olan bitenin bir takdiri hak ettiğini düşünüyor, içeriğinin katlanarak zenginleşmesini arzu ediyorsanız PATREON üzerinden Metalperver’e destek olabilir veya hiçbir şey yapmayabilirsiniz. Okuduğunuz için teşekkürler.

İsmail Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.