Deathspell Omega Konsepti – The Synarchy of Molten Bones: Spinoza’nın Mutluluğu, Logos’un Deliliği

Merhaba.

Sitenin gedikli okurlarından ve Patreon abonelerimizden Duodenum’un büyük emek vererek hazırladığı müthiş bir yazı ile karşınızdayız. 24 Mayıs’ta piyasada olacak yeni Deathspell Omega albümü öncesinde, Fransız grubun son eseri olan The Synarchy of Molten Bones ile ilgili detaylı, keyifli bir inceleme yazmış Duodenum. Hali hazırda epey uzun ve kapsamlı bir yazı bu, o nedenle hiç konuyu uzatmadan sizi Deathspell Omega ve Duodenum ile başbaşa bırakıyorum:

Spinoza’nın Mutluluğu, Logos’un Deliliği

Come to Him in belief
And see not the secret of Heaven
But of Earth; a prodigy of great magnitude

Giriş

Hakkında sayfalarca yazılmış bir konudan bahsetmek zor. Deathspell Omega gibi gizemli bir grubun ne anlattığını anlamaya çalışmaksa ayrıca zor. Fakat biraz da grubun bu gizeminden dolayı, ne kadar yazılırsa yazılsın, bahsedilecek daha çok şey var.

Kuşkusuz Reddit’de, smnnews forumlarında ve burada Ozan Turakine’nin yazdığı kaynaklar çok önemli. Benim de ilham aldığım bu kaynaklar genelde Baba-Oğul-Kutsal Ruh çerçevesinden olaya bakıyor ve grubu Bataille ekseninde yorumluyor. Bense farklı bir bakış açısı geliştirip olaya bir de Hegel’in perspektifinden bakmayı denedim ve her şey farklı bir anlam kazandı. Bu yazıda elimden geldiğince Hegel ve Nietzsche çerçevesinde The Synarchy of Molten Bones’u analiz edeceğim ve Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlüsünün Deathspell Omega dünyasında sırasıyla Doğa-İnsan-Doğa Kanunlarını kastettiği ve bu üçünün aynı temelden ortaya çıktığı tezini savunacağım. Ama bu bakış açısının temelleri ta grubun meşhur röportajına dayanıyor, dolayısıyla The Synarchy of Molten Bones’a geçmeden önce eski albümleri de refere edeceğim.

Kayıp Bir Meleğin Kalbi Dünyada

Contemplate and say, what is earth, else than a frenetic psalmody for His venue?
What joy and glory shouts he who bears the mark of the Beast
Consumed and eaten have been the abundant abortions of mankind, but now,
none of them, humans, shall remain but what birds could not carry off in their claws!

Deathspell Omega’nın üçlemesi hakkındaki yaygın paradigma, üçlemenin sırayla Baba-Oğul-Kutsal Ruh’u anlattığı yönünde. Bu görüşe göre Si Monvmentvm Reqvires, Circvmspiece’de Baba konsepti ve Tanrı ve Şeytan’ın aslında aynı varlık oldukları vurgulanıyor. Yine yaygın kanı, “Dei nostri templum terrarum orbus est” (Rabbimizin evi/kilisesi çocuksuzdur.) yazısının antinatalist alduğu görüşünde. Albüm kapağında ise yaratılışın özündeki çürümeyi vurgulayan bir cherubim olduğu düşünülüyor.

The heart of a lost angel is in the Earth” dizesine dikkatinizi çekmek istiyorum. Grup, röportajında bu dizenin hem albüm kapağını, hem de albümünü anlamada anahtar olduğunu söylüyor. Hétoïmasia şarkısında ise bu dünyanın Şeytan’ın tahtı olduğu vurgulanarak bir ideal-platonik Cennet ve kusurlu-pis Dünya dikotomisi yaratılıyor. Kayıp Melek’le kastedilen öyleyse Şeytan. Dante’nin İlahi Komedya’sında Şeytan, Tanrı gibi olmak istediği için Cennetten kovulur ve Dünya’nın tam merkezine düşer. Düşme o kadar şiddetlidir ki yer değiştiren toprak Dünya’nın karşı tarafında Araf Dağı’nı oluşturur. Dante’ye göre Şeytan’ın bulunduğu yer Dünya’nın merkezinde ve Cehennem’in tam ortasındadır. Öyleyse Şeytan’ın hüküm sürdüğü bu Dünya, çürümenin, kötülüğün, kibirin ve kaosun dünyasıdır.

Şarkı sözlerinde ilerlediğimizde Second Prayer’da Latince şu sözler karşımıza çıkar: “Ita est putrefatio Dei similes, sive materialis substantia spiritus Domini in orbe terrarum.” Türkçesi: “İşte Tanrı’nın çürümesi böyle Rabbin Kutsal Ruh’unun dünya küresinde materyal özüne benzer.” Öyleyse mevzubahis çürümeden Tanrı münezzeh tutulmuyor, tam aksine o da Kutsal Ruh’u gibi bu çürümeye tabii. Peki, bu Kutsal Ruh ne? Hegel bahsini açtığımda bunun doğa kanunları olduğunu göstermeye çalışacağım. Şimdilik Blessed are the Dead Which Dye in the Lord’dan şu dizeleri bırakayım:

Say it loud the ultimate paradigm: Blessed are the dead whiche dye in the Lorde
The sting of death is sin and the strength of sin is the law
The law of man is His presence and dominion…

Neden Beni Terk Ettin

Kenosis, O’ theory of great peril!
Rob God of any attribute and fill the shattering universe
With the pestilent scent of putrefaction and the glorious cloud of death,
For steadfast, at any cost, He must be
Solely the incarnate Word proclaimed by all the prophets and apostles
Would have, in dying, an infinite value,
Sufficient to atone, by His astonishing work,
For the Sins of the World

Kénôse’de ise İsa’nın yeryüzüne inmesiyle göksel özünden vazgeçip çürümeye, hastalığa, yanılgıya boşluğa ve ölüme, yani insan olmaya mahkûm olması süreci işleniyor.

Did the Son remain the transcendent Logos, Is there not a radical and fatal discontinuity between the consciousness? Of the transcendent Logos and the secular Jesus?

 Bu dizelerde seküler İsa ve aşkın Logos arasındaki süreksizlik vurgulanıyor. İçini boşaltmak anlamına gelen “kenosis” kelimesinin zıttı ise doldurmak anlamındaki “plerosis”.

The advent of Plerosis is the destiny of Man and shall shatter up to the Heavens

Bu plerosis eyleminin mahiyeti ise Fas – Ite Maledicti, In Ignem Aeternum albümünde işlenecek. O albüme geçmeden önce şu dizeleri de not almak istiyorum:

L’Esprit du Seigneur ne se promène pas seulement dans les cimetières
Ceux qui Le connaissent peuvent Le rencontrer partout, fût-ce en enfer,
Et Il dit Lui-même que le feu marche devant Sa Face!

Türkçesi: “Rabbin ruhu sadece mezarlıklarda yürümez, onu bilenler onunla her yerde karşılaşabilir, Cehennem’de bile. Ve bizzat O ateşin yüzünde olduğunu söyler.”

Yargıla Beni, Bir Cesetmişim Gibi

Every human being not going to the extreme limit is the servant or the
enemy of man and the accomplice of a nameless obscenity.

Let us be a blight on the orchard, on all orchards of this world, even the
least of these words will be judged during the times of reckoning, bearing
a latent damnation, a feverish seduction exasperated in death, every letter
is a code to extreme horror, utter contempt and divine conflict; it is a lethal
to speak the language of resistance, every gasp exhales a particle of the
remission of Golgotha, as if the blazing Logos demanded the exercise of the
fragile power just above the annihilation, the one of a harmony in ruins; it is a
task for a man who cannot bear any longer to be, a chore for the lost in the
denial of free will: perinde ac cadaver!

Kenose’de dini mahiyetin terkedilmesiyle boşalan içi neyle doldurmak gerektiği sorulmuştu. Fas’ta ise cevap olarak Bataille’den alıntıyla “en uç noktaya” gitmek veriliyor. Peki, bu en uç nokta ne? Bataille’nin İç Deney kitabına başvuralım: İç Deney’de Bataille gerçekten bilgi sağlayan deneyimin delicesine kahkaha, cinsellik, dinsel esrime gibi “benlik” ve “dış dünya” arasındaki sınırları kaldıran deneyim olduğunu savunur. Öyleyse amaç “ben”den vazgeçmek, dış dünya ile bir olmak. İsa’nın göksel özünden vazgeçip İnsan olması gibi İnsan da “ben”inden vazgeçip doğa olmalı. Peki, “ben” nedir? Burada Descartes ve Hegel arasındaki bir tartışmaya girmek istiyorum.

Öncelikle Descartes’in meşhur “Cogito Ergo Sum” sözünün arkasındaki düşünce silsilesine bakalım:

  1. Madem ki mutlak hakikati arıyorum, doğru bildiğim her şeyden şüphe etmeliyim. Duyular yanıltır, mantıklı insanlar hata yapar ve hatta bunları düşünürken bir rüyada bile olabilirim, çünkü rüyamdayken kendimi gerçek hayatta sanıyorum.
  2. Fakat her şeyden şüphe ettiğimde ortada şüphe edemediğim bir şey kalıyor: şüphe ettiğim. Şüphe ettiğimden şüphe ettiğimde bile bir şüphe var.
  3. Şüphe var olduğuna göre bu şüphenin bir faili de olmalı: o da benim.
  4. Şüphe ediyorum, dolayısıyla düşünüyorum, dolayısıyla ben varım.

Descartes bu “ben”e “res cogitans”, yani “düşünen ben” adını verdi ve bunu “res extensa”, yani düşünmeyen ben, “maddi ben”den (doğrudan çevirisi “uzantı ben”) ayrı tuttu. Böylece birçoğumuzun farkında olmadan sahip olduğu beden-ruh düalizmine felsefi bir temel bulunmuş oldu. Bunun üzerine res cogitans’ın res extensa üzerinde müdahale edebildiği, hatta bu müdahaleyi epifiz bezi üzerinden gerçekleştirdiğine dayalı bir teori kurdu.

Fakat burada cevap bekleyen bir soru kalıyor elimizde. Maddi olmayan bir varlık maddi bir varlığa nasıl etki edebilir? Bu bildiğimiz bütün fizik kurallarının yeniden yazılmasını gerektirir. Maddi olmayanın maddiye etkisiyle hareket veya enerji değişimi gerçekleşirse bu momentumun ve enerjinin korunumu kanunlarını ihlal eder. Diyelim ki maddi olmayan bir varlık bir şekilde maddi bir varlığı harekete geçirdi, dolayısıyla ona kuvvet uyguladı. Bu maddi olmayan varlığı fiziğin kapsama alanına sokar. Fiziğin kapsama alanına ise maddi ve enerji arasındaki ilişkiler girer. Dolayısıyla artık bu varlığın maddi olmamasından bahsedilemez. Bir varlığı maddi değilse madde ile etkileşemez, madde ile etkileşiyorsa “maddi değil” değildir, maddidir.

Hegel Descartes’in bu düşüncesine karşı oluşunu şu şekilde ifade etmiştir: Eğer ruh ve beden Descartes’in soyut entelektüel bilinç iddiasında olduğu gibi birbirine mutlak surette zıtsa ikisi arasında herhangi bir iletişim imkânı yoktur.

Felsefe hakkında konuştuğum birçok kişi idealist felsefeyi Berkeley’in “madde yoktur, her şey zihinlerimizde olup bitmektedir.” Şeklindeki görüşüne indirgiyor. Oysa Hegel’in idealizmi daha farklıdır. Üç şekilde yorumlanabilir:

  1. Gelenekselci Metafizik Yorum: Dış maddi bir dünya mümkündür. Bu Ruh’un nesneleşmesidir. Tarih, Ruh’un nesneleşmesidir ve bunun anlaşılmasına doğru diyalektik bir süreç içinde ilerler. Yani Ruh, nesneleri üzerinden kendini anlıyordur.
  2. Kant-Sonrası Metafiziksel Olmayan Yorum: Hegel Kant’ın metafizik hakkındaki eleştirilerini ciddiye almış ve fakat zihni Kant gibi formel soyut yapılara indirgememiş, tarihi ve sosyal yapıyı da zihni etkileyecek ve zihnin bunları diyalektik bir süreç içinde etkileyebileceği şeklinde genişletmiştir.
  3. Revize Metafizik (Kavramsal Gerçekçi) Yorum: “Düşünceler yalnızca bizim düşüncelerimiz değil, ‘Kendinde Şey’in (Ruh’un?) düşünceleridir.” Dolayısıyla Hegel’ci sorgulama “Ben”’den bağımsız bir şekilde Ruh’un nesneleşmesinin doğasını araştırır.

Özellikle 3. Yorumun Deathspell Omega bakış açısına uygun olduğunu düşünüyorum. Buradaki Ruh’u Deathspell Omega konseptindeki Kutsal Ruh’la değiştirdiğimizde taşlar yerine oturuyor. Ben yokum, Ben ve Dünya arasındaki sınır bir yanılsamadan ibaret. Ben yalnızca Dünya’nın bir uzantısıyım. Eylemlerim ve hislerim kendinde-şeyin eylemleri ve hisleri. Ben Dünya’yı anlamaya, en azından anlamlandırmaya çalışan Dünya’yım. Ben Res Extensa’yım.

Onun Adı Sessizlik

The task to be achieved, human vocation
Is to become intensely mortal
Not to shrink back
Before the voices
coming from the gallows tree
A work making increasing sense
By its lack of sense
In the history of times there is
But the truth of bones and dust.

The act of a free man
Connected to the balance of the world
Projects itself into the infinite
But the fracture
Its ontological ballast
The dispersion and the overcoming
Bring a harvest of increasing conflict
A descending spiral of splinters
Lacerating the meridians.

Rejoice, for tonight it is a world that we bury!

Rejoice, for tonight it is an eerie birth that we celebrate!
And with dusk, as shadows slowly recover the land
The most extreme solitude drapes the shoulders
Of a distant silhouette bearing a glacial emptiness
Laden like a luminous storm in which sun and lightening are prolonged
A wound through which, hastening from all points of the universe
Desolation spreads in choatich convulsions
You were seeking strength, justice, splendour! You were seeking love!
Here is the pit, here is your pit! Its name is silence…

Onların Suçlayıcı Sesleri Uyumsuzluğun Şarkısını Söylüyor

But heaven! One arrow, anointed in the balm
of Internecine Iatrogenesis, shall suffice!

The Synarchy of Molten Bones albüm kapağı Victor Hugo’nun La Fin de Satan adlı kitabından Nimrod’un hikâyesini anlatıyor. Dünyayı ele geçiren Nimrod, gözünü göklere diker. Bu amaçla bir kafes yaptırır ve bu kafese dört dev kartal bağlar. Kartalların üzerine ölü aslan etleri koyar, böylece kartallar etlere ulaşmak için sürekli yukarı çıkmak zorundadır. Uşağıyla birlikte kafese girer ve bir yıl boyunca sürekli yukarı çıkarlar. Bir yıllık yolculuğun sonunda Nimrod saf bir maviliğe ulaşır. Yukarı doğru okunu atar ve okun geri Dünya’ya düştüğünü görür.

The Synarchy of Molten Bones’da artık bir antite olarak Tanrı ölmüştür ve tekilliğe ulaşılmıştır. Bu yokluk, tüm varlığın anlamını var etmelidir. Fakat bu bilgi bir tehlikeyi beraberinde getirir. Bu bilgiyle ne yapılmalıdır? İki ucu keskin bir bıçak, bir tedavi ki hem hastayı hem hekimi öldürüyor. Artık sorun, İnsan-Tanrı-Doğa’nın bu bilgiyle ne yapacağıdır. Bunun için grup Tanrı’nın ölümünü ilan eden Nietzsche’nin bakış açısını benimser.

Albümün kitapçığında yer alan kuru kafanın üzerinde “Ecce Homo!” yazar. “İşte insan!” anlamına gelen bu sözü Pontius Pilate’nin İsa çarmıha gerilmeden önce onu halka tanıtırken söylediği düşünülüyor. “Ecce Homo” aynı zamanda Nietzsche’nin son kitabının adı. Yine Nietzsche’nin bazı şiirlerinde Nimrod’dan ilham aldığını göz önüne alırsak bağlantı sağlamlaşıyor.

Yaygın kanının aksine Nietzsche Tanrı’nın ölümünü kutlamamıştır. Tanrı’ya duyulan inanç tamir edilemez bir şekilde sarsıldığına göre bu inancın etrafında dönen bütün ahlaki ve toplumsal kurallar temelsiz kalmıştır ve problem bu boşluğun ne ile doldurulacağıdır. Nietzsche dönemdaşı hümanistler kadar iyimser değildir. Ona göre Tanrı’nın ölümünü kabullenmiş ve dualite kaynaklı bir ahlaki pusuladan arınmış Üst-İnsan’a ulaşmak zorlu bir süreci beraberinde getirir.

Thou shalt celebrate the conception and rise
of the New Man, to whom all he eats or drinks
is propagated malediction,
a Man pregnant with infernal flame,
standing on the devastation
of all things past.

Nietzsche bu yeni insan için bazı değerler belirlemiştir.

1. Her canlının eylemi güce ulaşmayı amaçlar. Fakat bu gücün tanımı belirsizdir. Arzuları yerine getirmek de onları baskılamak da güç ister. Deccal’den şu alıntıyı yapalım:

“İyi nedir? İnsandaki güç hissini yükselten her şey, güç istenci, gücün kendisi.

Kötü nedir? Zayıflıktan doğan her şey.

Mutluluk nedir? Gücün arttığı, direncin aşıldığı hissi.

Tatmin değil, daha fazla güç; erdem değil uyum.

2. Amor fati, yani kaderin getirdiğini sevmek.

3. Eğer kaderin getirdiğini seveceksek, kaderin ne getirdiği hakkında dürüst olmalıyız. Dürüstlük bize kalan son erdemdir ve gücün ölçüsüdür. Ecce Homo’dan:

Bir ruh ne kadar hakikati kaldırabilir? Ne kadarına cesaret edebilir? Giderek bu soruların cevabının değerin gerçek ölçüsü olduğunu düşünüyorum.

4. Hakikat bir değer fakat yaşamak için bir yanılsamaya da ihtiyacımız var: “Hakikat tarafından kahrolmamak için sanata sahibiz.”

5. Otonomi, ruhun özgürlüğü. Bir ifadeye doğru olduğu için değil de ihtiyaç duyulduğu için inanandan daha zayıf kimse yoktur.

6. Ne kadar farklı bakış açılarına sahip olabilirsek objektifliğimiz, dürüstlüğümüz o kadar artar.

Bu Üst-İnsan’a ulaşılamaması halinde ise insanoğlunu büyük bir felaket beklemektedir. Bu felaket albümün kapanışında yankı bulur:

A brazen Holocaust, brighter than a hundred suns
that slowly consumes God and Men,
trembling beside one another,
both bemoaning what could have been,
what should have been,
Yet their accusing voices sing the sound of discord
on which I feast with my baneful maw
in eternal hunger.

Çıkarım

Avının ayak izlerinden yerini çıkarsama yetisine sahip olan ilk atamızla birlikte hem bir nimete, hem de bir lanete kavuştuk. Yeri geldi uluyan kurtların sesini duyup uyuduğumuz yeri değiştirdik, yeri geldi kafamızın içindeki sesleri anlamlandırmaya çalışırken delirdik. Arkeolojik kayıtlara göre türümüz 200000 yıldır anlamlandırmaya çalışıyor ve bu süreç bitecek gibi de durmuyor. Evrenin bir parçası olan Descartes’in, Nietzsche’nin, Hegel’in ve daha birçoklarının dünyayı anlamlandırma çabası, aslında evrenin kendini anlamlandırma çabası. Ve yaptığımız her eylemin arkasında olduğunu düşünüp sahiplendiğimiz düşüncelerimiz evrenin kendi düşünceleri. Olabilecek en radikal şekilde evrenin bir uzantısıyız ve bu evreni yöneten fizik kuralları, yani bir Logos var. Bu Logos, evreni genişletmekten tutalım da bir elektronun atom çekirdeği etrafında dönüşüne kadar her şeyin arkasındaki kurallar bütünü ve onun hükmünden kaçış yok.

İnsani tabirle açıklarsak (bu insani tabirin de doğanın bir uzantısı olduğunu gözden çıkarmadan tabii) Logos sistematik bir deli. Kendi kurallarının dışına çıkmadan kendini yok ediyor. Galaksiler birbirleriyle çarpışıyor, yıldızlar galaksilerin merkezindeki karadeliklere doğru yavaşça çekiliyor, Birbirinden uzaklaşan yıldızlar yavaşça sönerken evren mutlak bir karanlığa doğru yol alıyor. Daha mikro düzeyde bakarsak türümüzün yaşadığı hiçbir coğrafya yoktur ki kana, işkenceye, merhamet çığlıklarına doymamış olsun. Şu anda dünyayı defalarca kez yok etmeye yetecek güçte nükleer silaha sahibiz. Bütün bunlara mutluluk şarkıları söyleyerek, vatanperverlik, dindarlık, milliyetçilik, komünizm, özgürlükçülük gibi keyfi kavramların ardına sığınarak, delice bir coşkuyla sahip çıkıyoruz. Logos’un sistematik deliliği uzantılarında yankı buluyor.

Öte yandan “Ölüm varken ben yokum” sözü doğru ama eksik, çünkü yukarıda da belirttiğim gibi ben yokum. Ölmemle evrende değişen hiçbir şey olmayacak, Logos’un çarkları dönmeye devam edecek. Ölümden sonrası olsa bile bu Logos’u aşmıyor; sadece daha fazla yaşam anlamına geliyor.

Böylece Spinoza’nın mutluluğunu anlıyorum. Kaderin getirdiği ve yaptığım her şeyi aşkla sevmeliyim, çünkü kaderi bana Logos getiriyor ve ben Logos’un bir parçasıyım. Eylemlerim Logos’un kendisi üzerindeki tahakkümünün bir aracısı. Ve varlığın kendine yaptığından daha sahiplenilesi ne olabilir? Perinde ac cadaver.

Kaynakça

Deathspell Omega Konsepti, Ozan Turakine: https://metalperver.com/2016/11/08/deathspell-omega-konsepti/

Deathspell Omega Reddit sayfası: https://www.reddit.com/r/DeathspellOmega

Deathspell Omega wiki: https://www.reddit.com/r/DeathspellOmega/wiki/index

Şarkı sözleri: http://www.darklyrics.com/d/deathspellomega.html

Röportaj: http://ezxhaton.kccricket.net/interview.html

Smnnews: http://smnnews.com/board/showthread.php?t=253348

Felsefe Tarihi, Alfred Weber
İç Deney, Georges Bataille
Metot Üzerine Konuşma, René Descartes
Stanford Encyclopedia of Philosophy:
Friedrich Nietzsche: https://plato.stanford.edu/entries/nietzsche/
George Wilhelm Friedrich Hegel: https://plato.stanford.edu/entries/hegel/
René Descartes: https://plato.stanford.edu/entries/descartes/
Baruch Spinoza: https://plato.stanford.edu/entries/spinoza/
Beynin Gölgeleri: Bir Psikiyatri Felsefesi, Saffet Murat Tura
Madde ve Mana, Saffet Murat Tura
Biyosferi Anlamak, Saffet Murat Tura
Ecce Homo, Friedrich Nietzsche
God and The Self in Hegel: Beyond Subjectivism, Paolo Diego Bubbio
Tractatus – Logico Philosophicus, Ludwig Wittgenstein

Not 1: Herhangi bir akademik felsefe eğitimim yok. Sürç-i lisan ettiysem affola, her türlü eleştiri ve katkıya açığım.

Not 2: Yazının kaynaklarını belirtirken biraz gevşek davrandım. Kaynakça pek resmi olmadı. Fakat herkesin aradığına ulaşabileceğini düşünüyorum.

Not 3: Bu yazı kesinlikle grubun burada kastettiği budur gibi bir iddiayla yazılmadı. Tek amacı benim grubun şarkı sözleri ve konseptinden ne anladığımı aktarmak.


Hey! Her zamanki gibi yazıyla düşüncelerinizi yorumlara yazmayı, sitedeki içerik hoşunuza giderse sağda solda paylaşmayı ihmal etmeyin lütfen. Metalperver’de olan bitenin bir takdiri hak ettiğini düşünüyor, içeriğin katlanarak çoğalmasını ve zenginleşmesini arzu ediyorsanız PATREON üzerinden Metalperver’e destek olabilirsiniz. Okuduğunuz için teşekkürler.

Deathspell Omega Konsepti – The Synarchy of Molten Bones: Spinoza’nın Mutluluğu, Logos’un Deliliği” için 26 yorum

  • 20 Mayıs 2019 tarihinde, saat 11:38
    Permalink

    Ozan’ın yazı dizisinden sonra yine bu grubu ve insanı anlamlandırma yolunda atılmış hoş bir adım olmuş. başarılı bir yazı, teşekkürler.

    Yanıtla
    • 20 Mayıs 2019 tarihinde, saat 12:55
      Permalink

      Ben teşekkür ederim vaktinizi ayırdığınız için, hoşunuza gittiyse ne mutlu!

      Yanıtla
  • 20 Mayıs 2019 tarihinde, saat 12:45
    Permalink

    Harika. Emek verilmiş bir yazı, hatta mevzubahis DsO olursa aksi mümkün değil diyebiliriz. Ozan Turakine’nin yazılarından sonra başka gruplara ve konseptlerine ilişkin makaleler bekliyordum fakat kendisi gitti 🙂 DsO metal müziğin en derinlikli ve entellektüel, müzik tarihinin ise en ekstrem örneği olabilir.

    Düz insan modunda ise merak ettiğim tek şey bunların bir davulcularının olup olmadığı.

    Yanıtla
  • 20 Mayıs 2019 tarihinde, saat 12:48
    Permalink

    Birkaç yıl önce Sn.Turakine’nin bugünkü gibi muhteşem kritiği ile tanıyıp black metal fanatiği olmama neden olan görkemli DEATHSPELL OMEGA ya sitenizde yine yer verdiğiniz için teşekkür ederim.

    Yanıtla
  • 20 Mayıs 2019 tarihinde, saat 12:56
    Permalink

    Genel olarak bu kadar detaycı yaklaşmaya ve araştırmaya üşenirim ama bu yazı tam da “ya çok uğraşmak istemiyorum ama biraz da bilsem ne güzel olur,” tarzı, biraz benim gibi yaklaşan dinleyiciler için biçilmiş kaftan ve yazı olarak da epey akıcı ve Deathspell Omega hayranlarını tatmin edecek kadar dolu. Bir kez de buradan tebrik etmiş olayım, eline sağlık.

    Yanıtla
  • 20 Mayıs 2019 tarihinde, saat 13:08
    Permalink

    Güzel yorumlarınız için hepinize çok teşekkürler. Yazı uzayıp gidiyordu da, bir de oturup kısaltmaya uğraştım haha :).

    @cotarddelusion Gerçek bir davulcuları muhtemelen var, yeni albümleri canlı kayıt olacak. İnternette de Fas albümünün baştan sona davulda çalınma videosu var, imkansız değil yani. Ama inanılmaz iyi, orası ayrı.

    Yanıtla
  • 20 Mayıs 2019 tarihinde, saat 13:36
    Permalink

    Evet o videoyu biliyorum. Adam azmetmenin vücut bulmuş hali.

    Yanıtla
    • 20 Mayıs 2019 tarihinde, saat 15:29
      Permalink

      DsO durduk yere ilk klibini yayinlayacak bir grup degil. Klibin konusuna ve sarki isimlerine bakinca DsO’nun evriminin yeni bir asamaya geldigi anlasiliyor. Metafizikten sosyal konulara geciyorlar gibi geliyor bana (Gerci yepyeni bir durum da olmaz bu. Mass Grave Aesthetics’te 19. yuzyil anarsistlerinin siddet eylemleri savunuluyor mesela). Koktenci bir uygarlik elestirisi bizi bekliyor olabilir. Bu asamada yeni bir DsO roportaji bekliyorum.
      Yazi ise gayet guzel olmus. DsO dinleyen baska Spinozacilar da varmis demek! (:

      Yanıtla
      • 20 Mayıs 2019 tarihinde, saat 16:07
        Permalink

        “O video”dan kastettiğimiz şuydu aslında: https://m.youtube.com/watch?v=cB6uahboRhU
        (Bu arada aynı insafsızın Chaining the Katechon ve Paracletus videoları da var, davulla iştigal eden arkadaşlar izleyip ağlayabilir haha)

        Bir yanlış anlaşılma olmuş galiba, kendimi Spinoza’dan ziyade Wittgenstein’ın ilk dönemine yakın görüyorum. Spinoza’ya çok hakim sayılmam, yanlışım varsa düzelt fakat mutluluğu bir ödül değil bir erdem, dolayısıyla etik bir imperatif olarak gören bakış açısını Deathspell Omega’ya yakın gördüğüm için refere ettim.

        Güzel sözlerin için çok teşekkürler, böyle yorumlar geldikçe boşuna uğraşmamışım, ne de iyi yapmışım kafasına bürünüyorum.

        Yanıtla
        • 20 Mayıs 2019 tarihinde, saat 17:55
          Permalink

          Yanlis mesajin altina yorum girmisim. Benim kastettigim “Ad Arma! Ad Arma!” klibiydi. Ilk klipleri The Wall benzeri bir uygarlik-toplum elestirisi oldu. Sarkinin ismi Silah Basina! Albumde insanin kendini tanri (ozne) sanmasiyla (tipik uygarlik semptomu), kolelikle falan ilgili sarkilar var. 24’unde enteresan seyler olacak.
          Diger yandan, sadece mutluluk kavramini degil ontolojik monizmi de Spinoza’dan aldigini dusunmustum ben.

          Yanıtla
          • 20 Mayıs 2019 tarihinde, saat 18:32
            Permalink

            24 Mayıs’ı ben de iple çekiyorum, hayatımda ilk defa bir şeyi pre-order ettim hahaha.

            Doğru düşünmüşsün aslında, ontolojik monizm konusunda Spinoza da refere edilebilir fakat Hegel bahsinde üzerinde durduğum için Spinoza’da tekrarlamadım. Ayrıca Hegel’in çıkış noktasını DSO’ya daha yakın görüyorum. Yukarıdaki bir yorumda dediğim gibi, kendimi bayağı tuttum bağlam dışına çıkıp yazıyı uzatmamak adına.

            Ama bu yorumlar kısmında bağlamın dışına çıkmayacağım anlamına gelmiyor tabii haha :). Kişisel olarak ontolojik monizmi benimsiyorum tabii ki. Çıkış noktam Spinoza
            ‘dan ziyade Kant’ın Kendinde-Şey’ine fenomenal bilincimizle asla ulaşamayacağımız, Hegel’in Marksist yorumu ve psikolojik düzeyde Freud ve (her ne kadar yazım tarzından nefret etsem de) Lacan. Marx ve Freud arasındaki bağlantıyı Althusser’le kuruyorum. Bilgiye ulaşmak ve genel felsefi tutum olarak da Tractatus’u benimsediğimde bence epey tutarlı bir felsefi sistem çıkıyor ortaya. Kişisel inancım bu.

  • 20 Mayıs 2019 tarihinde, saat 14:02
    Permalink

    Şuraya da bir kehanette bulunayım, bence yeni albümde Heidegger’e selam çakacaklar ve “Bizi Sadece Tanrı Kurtarabilir” eserine göndermelerde bulunacaklar. Tahmin sadece, acayip merak ediyorum müzikal ve felsefi olarak nereye kayacaklarını.

    Yanıtla
  • 20 Mayıs 2019 tarihinde, saat 17:12
    Permalink

    Müziği salt eğlenceden çok bir sanat dalı olarak görüp,yapılan eserlerin arkasında yatan fikirleri irdeleyen insanların olduğunu görmek iyi hissettiriyor cidden.
    Ellerinize sağlık !

    Yanıtla
    • 20 Mayıs 2019 tarihinde, saat 17:40
      Permalink

      Bu yazının ilgili okurlara ulaştığını görmek de beni çok iyi hissettiriyor. Bu yüzden ben de Korhan’a bir teşekkürü borç bilirim, o olmasa ne bu site olurdu ne de bu yazı.

      Yanıtla
    • 20 Mayıs 2019 tarihinde, saat 17:50
      Permalink

      hacııı sen napıyosun buralda yav

      Yanıtla
  • 21 Mayıs 2019 tarihinde, saat 11:50
    Permalink

    Yazıyı büyük bir keyifle okudum. İnsanın sevdiği bir grup hakkında böylesi ayrıntılı ve üzerine düşünülmüş bir yazı okuması cidden çok hoş bir duygu. Emeğine uğraşına sağlık.

    Yeni albümü ben de aşırı merak ediyorum. İlk defa canlı kayıt kullanmaları da “bakalım o gerçeküstü davulları yeniden görecek miyiz” diye düşündürmüyor değil. Az kaldı zaten, merakla bekliyoruz.

    Yukarıda bir arkadaş bahsetmiş, ona da cevap olarak şöyle söyleyeyim, ne yazı yazmaya ne de adam akıllı yeni albümler dinlemeye vaktim kalmadı. Tuhaf bir yoğunluk içinde yuvarlanıyorum desem yeridir. Elbette günün birinde yeniden bir şeyler yazacağım ama bu ne zaman ve nasıl olur bilemiyorum.

    Konumuza dönecek olursak DsO gibi hem müzikal hem de edebi anlamda derin işler üreten çok nadir gruplar var. Bunların bazılarını belki de gözden kaçıyoruz ancak DsO gibi bir grubun hala müzik yapıyor olması (Drought dan sonraki o uzun sessizlikte birçok kişi grubun dağıldığını düşünüyordu) çok değerli bence. Reddit’teki sayfalarında gerçekten çok güzel sohbetler dönüyor. İngilizce okuyanlar için tavsiye ederim. Bizler de bu ve buna benzer yazıları çoğaltmalı, üzerine bolca konuşmalıyız diye düşünüyorum. Yazar arkadaşın yeni yazılarını bekliyorum.

    Yanıtla
    • 21 Mayıs 2019 tarihinde, saat 12:10
      Permalink

      Çok teşekkürler Ozan, umarım hayatında her şey yolundadır. Ben de Carnac’ın yeni albümünü merakla bekliyorum. Times Undone hala ara ara açıp dinlediğim, müzikal anlamda ilham aldığım bir albüm. Üzerine koyup bizi şaşırtacağınıza eminim.

      Yanıtla
  • 22 Mayıs 2019 tarihinde, saat 08:40
    Permalink

    Kardeşim , gurur duydum. DI DI RIRIRIRT DIRIRIRRIRT REEE

    SPECT

    WALK ARE U TALKİNG TO MEEEE
    \m/

    Yanıtla
    • 22 Mayıs 2019 tarihinde, saat 11:33
      Permalink

      YOU AIN’T GOT THE BALLS, SON!

      Yanıtla
  • 23 Mayıs 2019 tarihinde, saat 15:41
    Permalink

    Herkes acil bandcamp’a!

    Yeni albüm geldi

    Yanıtla
    • 24 Mayıs 2019 tarihinde, saat 02:13
      Permalink

      4 defa dinledim şimdilik. İlk izlenimler:

      -Grup ilk defa bu kadar mütevazi. Hem müzikal hem sözel olarak bir sadeleşme var.

      – anladığım kadarıyla synarchy sonrası distopik bir gelecekte bir diktatörün ağzından yazılmış ama bugünün solcu/sağcı politikalarını da eleştiriyor

      – Müzikal olarak black metal-post metal arasında gidip geliyor. Bu albümün tabları çıkar, gitar çalanlarımız doya doya çalar.

      – Grubun bu diktatörün tarafında değil karşısında olduğunu düşünüyorum. Sözleri eski albümlerdekilerle karşılaştırınca önceden savunulanların net bir inkarı var. Yani bence diktatörün ağzından kinik bir dille diktatörü eleştiriyorlar.

      – Kayıt/Mix/Mastering mükemmel ötesi. Daha iyi olamazdı.

      Sanırım bir hafta sonra bu albümü Synarchy’den bile daha fazla seveceğim. Bi sonraki ne zamana gelir ki acaba? Çok bekletmeseler bari.

      Yanıtla
  • 24 Mayıs 2019 tarihinde, saat 18:22
    Permalink

    Tam dusundugum ve burada da yazdigim gibi bu DsO’nun metafizikten toplumsal konulara gectigi album oldu. Ancak klibi yanlis yorumlamisim. Ben mevcut duzenin bir elestirisi diye dusunmustum. Halbuki kendi ideal duzenleriymis o. DsO, “Si Monvmentvm…” oncesindeki donemde verdigi ilk roportajinda acik acik irkci oldugunu soyluyordu. Ben o albumun yarattigi kopus sonrasinda irkciliktan anti-humanizme gectiklerini umuyordum, ancak bu son albumle aciga cikti ki yaptiklari sey irkciliklarini derinlestirmek, ona boyut katmak olmus. Her sey cok acik. Bu album onlarin manifestosu. Topluma karsi cikmiyorlar. Onun demir yumrukla duzenlenmesini savunuyorlar. “DsO gizli orgutu”nun devrimci yeniden dogus programi kabaca soyle:
    Eski dunyayi yikmak lazim. Bunun icin bir temizlik gerek. Bu da silah yoluyla gerceklesecek. Kitlesel katliamlar yapilacak. Ara bolge diye bir sey kabul edilmiyor. Yeni duzeni kabul etmeyen herkes dusman muamelesi gorecek. Aile kurumu yok edilecek. Yeni toplumun cimentosu aci olacak. Sistem kole emegi uzerinde yukselecek. Tek sesli, tek tip bir duzen insa edilecek…
    Henuz albumu dinlemedim ve acikcasi dinlemek icin sevkimin kaldigini da soyleyemeyecegim.

    Yanıtla
  • 25 Mayıs 2019 tarihinde, saat 03:34
    Permalink

    Son iki yorum birbirinin zıttı resmen. Sözlerle uğraşmadan dinleyince %51’ini kaçırdım albümün belki ama en azından kafam rahat şimdilik, haha.

    Yanıtla
    • 25 Mayıs 2019 tarihinde, saat 05:08
      Permalink

      20 sayfa manifesto gibi söz yazmışlar, Mikko Aspa ta Finlandiya’dan gelmiş, şarkıların yarısını söyleyip gitmiş hahaha.

      Yanıtla
      • 2 Haziran 2019 tarihinde, saat 22:33
        Permalink

        Dostum selam,DSO’yu böyle detaylı bilen insanlarla konuşmak genelde çok zevkli oluyor,müzikten tut felsefeye,tarihe kadar güzel muhabbet dönüyor,sana ulaşabileceğimiz bir mecra varmı internette filan 😀 ?

        Yanıtla

Bir Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.