Klasik Bir Cumartesi: My Dying Bride – Turn Loose the Swans

Merhaba.

Eskisi kadar yoğun bir şekilde dinlemiyor olsam da Peaceville Üçlüsü adı altında gençlerin hayatlarını karartmaya yemin etmiş üç İngiliz doom/death metal devine ve onların arasından açık ara en tesirli, en istikrarlı ve başarılı olanı addettiğim My Dying Bride’a olan hayranlığımı, benim için ifade ettiği şeyleri kelimelerle ifade edebileceğimi sanmıyorum. 1993 yılında yayımladıkları ikinci albümleri Turn Loose the Swans ise herhalde hayatımda en çok dinlediğim, başucu albümlerinden bir tanesi.

Kederli bir başyapıt Turn Loose the Swans. Kusursuza yakın bir doom/death metal dengesi kurmasının yanında biraz da gotik metale göz kırpmasıyla meşhur. Aklı evvellerin sığ bakışlarının ürünü birtakım isabetsiz yorumların aksine My Dying Bride’ın doom metali öyle salya sümük içinde, derbeder veya küskün değil. Aksine doom metalin yakıcı dokunuşunu kucaklamayı, hüznü olgunca karşılamayı, hatta onunla edebi bir birliktelik kurmayı dahi başarabiliyor İngiliz grup. Diğer tüm eserlerinde olduğu gibi Turn Loose the Swans‘da da başı dik ve kaderini kabullenmiş bir tavırda ve bu tavrı hafif bir salon müziği kibiri ile birleştirdiğinde gücünün zirvesine ulaşmış oluyor.

İlk albüm As the Flower Withers‘a kıyasla blast-beat olmayışı ve gotik unsurların, Martin’in klavyesinin ve kemanının daha ön planda olması ile doom/death dengesinin biraz daha doom metale doğru kaydığı albüm aslında Turn Loose the Swans ve grubun doğru formülü bulduğu albüm aynı zamanda. Aaron’ın temiz vokallerinin, fısıltılarının payını da unutmamak gerek. Buna rağmen Your River‘ın uzun uzadıya hüzünlü açılışı sonrası, ikinci dakikasından itibaren giren canavar rif, rifin arkasındaki o klasik Dave Lombardo davulu, bir buçuk dakika sonrasında, artık sözlere girmeden hemen önce bas gitarın önderliğinde yaşananlar bir anda direksiyonu öyle yerlere kırıyor ki My Dying Bride’ın ne kadar metal olup olmadığını sorgulayanlara tövbe ettirtebilecek güçte hala.

Buna karşın grubun yayvan, acelecilikten uzak beste anlayışı, gündelik dinlemeye uygun bir albüm olmanın dışına taşıyor Turn Loose the Swans‘u. Fakat nihayetinde en büyük, en güçlü doom metal albümlerinin insanı biraz zorlayan, öyle keyfinize göre açıp dinleyemeyeceğiniz şeyler olmaları daha da etkileyici kılıyor o albümleri. Yedi şarkıyla bir saate ulaşıyor My Dying Bride ve her ne kadar albümün yıldızı klasik etkilenimli Martin Powell’in kemanı ve klavyesi olsa dahi Andrew – Calvin ikilisinin armonik gitarlarından, Aaron’ın samimiyetinin ve performansının zirvesinde olduğu zengin vokalinden, Ade’in hacimli bas gitarından ve Rick Miah’nın tuşeli davullarından mümkün olabilecek en optimum düzeyde faydalanacak şekilde geniş tutuyor bestelerini. On iki dakika süren The Crown of Sympathy‘nin hemen arkasına on dakika süren Turn Loose the Swans‘u koyarak da yaptığı işe olan güvenini gösteriyor adeta.

Aaron’ın bir kesim tarafından yere göğe sığdırılamayan, başka bir kesim tarafından ise fazlasıyla abartı bulunan söz yazarlığı becerisi ilk defa ve en güçlü şekilde Turn Loose the Swans ile ayyuka çıkıyor. Klasik edebiyattan etkilenen, fazlasıyla metafor içeren ve ileride My Dying Bride’ın alamet-i farikalarından birine dönüşecek şekilde ağdalı bir dil kullanıyor Aaron ve hali hazırda fazlasıyla olgun ve ağırbaşlı duran müziği söz/vokal performansıyla daha da yukarı taşıyor. Söz, müzik ve sunuş kusursuz bir şekilde birleştiğinde The Snow in My Hand gibi, The Crown of Sympathy gibi delilikler çıkıyor ortaya. Sonradan biraz daha direkt bir stil benimsedi Aaron ama kimse de ona kötü söz yazıyor diyemez herhalde, değil mi?

Turn loose the swans that drew my poets craft.
I’ll dwell in desolate cities.
You burned my wings.
I leave this ode, splendid victorious through the carnage.

Elbette bütün büyük tragedyalarda olduğu gibi bir yandan insanla bir yandan da tanrıyla mücadele eden, teatral yönü fazlasıyla güçlü ve kurgusunu doğru anlamadan tadına tam manasıyla varılamayacak bir eser Turn Loose the Swans. Fakat aynı şekilde bütün büyük tragedyalar gibi aradan ne kadar süre geçerse geçsin ilhamını kaybetmeyen, etkilemeye ve yönlendirmeye devam eden, belli başlı ele alışlar için bir kaynak materyal haline gelmiş, kusursuz bir doom/death metal başyapıtı aynı zamanda. Bu defa türü seven, müzikte X hislerini arayan vs. diye bir ayırmaya bile gerek yok; Metalperver okumayı seven herkes hakkını verecek şekilde dinlemeli, özümsemeli bu şaheseri.

100/100


Hey! Her zamanki gibi yazıyla düşüncelerinizi yorumlara yazmayı, sitedeki içerik hoşunuza giderse sağda solda paylaşmayı ihmal etmeyin. Metalperver’de olan bitenin bir takdiri hak ettiğini düşünüyor, içeriğin katlanarak çoğalmasını ve zenginleşmesini arzu ediyorsanız PATREON üzerinden Metalperver’e destek olabilirsiniz; ne de güzel olmaz mı üstelik? Okuduğunuz için teşekkürler.

İsmail Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.