Aephanemer – Prokopton

Vay anasını ya.

Bu defa selamı sabahı atlayarak direkt konuya girdim ama gerçekten biraz şaşkınım. Aslına bakarsanız neredeyse bir aydır sağda solda karşıma çıkan, hatta değerli birkaç arkadaşımın da özellikle önerdiği bir albümdü Prokopton ama ben Fransa ve mutlu melodik death metal gibi bir formülü kafamda doğru dürüst birleştiremediğim için her defasında ya güzelmiş aslında, bakarım sonra, şeklinde öteledim durdum Aephanemer’i.

Kafama tüküreyim.

Kendi fikirlerimi etkilememesi açısından nadiren albüm incelemesi okuyan bir insan olarak görüşlerine değer verdiğim bir-iki ismi barındırdığı ve ilk göz ağrılarımdan biri olduğu için takip etmeyi sürdürdüğüm Angry Metal Guy’da Mart ayının albümü seçildiğini gördükten sonra tekrar kulak kabarttım Aephanemer’e ve açıkçası o günden beri başka bir şey dinleyemiyorum. Dinlemediğim zamanlarda bile mutlaka Prokopton‘dan bir şeyler dönüyor kafamda ya da saçma sapan ıslıklar çalarak geziyorum etrafta. Bitirdin beni Aephanemer.

KALMAH‘ın o devamlı değişip duran kalabalık besteleri, minik kasisler haricinde her daim at koşturan temposu ve coşkusunu hayal edin. Tabii bir de tüm bunların üzerinde yükseldiği o bataklık atmosferini, koyu yeşil tonları hissetmeniz gerekiyor. Aephanemer ilk cümledeki her şeyi en az Kalmah kadar -hatta Kalmah’ın son dönemini baz alırsak Kalmah’ın ulaşamadığı seviyelerde- iyi bir şekilde kotarıyor. Fakat atmosfer açısından bu defa sisler içindeki kesif kokulu koyu yeşil tonların hakim olduğu bir bataklıkta değil, masmavi bir gökyüzünün altında, ferah mı ferah bir ortamdayız.

Synth veya orkestra kullanımı ile aranız nasıl bilmiyorum ama ben bazı özel örnekler dışında standart yapının dışındaki unsurların üzerinde yükselen metale biraz karşıyım. Ancak Aephanemer, ilk notalarından itibaren keman önderliğinde ilerleyecek bir albüm olduğunu hissettirmesine rağmen Proptokon özelinde bu istemezükçü fikirlerimi yerle bir etmeyi başardı. Yine de yüksek enerjili, keyifli sytnh melodilerinin gözümü boyamasına izin vermemeye çalışarak işin özüne, yani gitarlara, davula ve vokale konsantre olmaya çalışmayı sürdürdüm. Eh, bu alanlarda gerçekten çok ufak eksiklikler dışında gayet akıyor Proptokon.

Nedir bu eksiker sorusunun ilk ve en önemli cevabı vokal. Cinsiyeti hiç umrumda değil gerçekten ve aslında ses rengini de sevdim ama her şeyden önce çok geride kalıyor Marion’un vokalleri. Bu yetmezmiş gibi tek boyutlu, his bakımından albüme pek bir şey katamayan karakteri sebebiyle iyice gözden düşüyor. Ancak grup da bu durumun farkında olacak ki albümün enstrümantal versiyonunu da yayımlamış. Açıkçası inceleme için normal halini iyice özümsedikten sonra yalnızca enstrümantal versiyonunu dinlemeye başladım ve böyle bir seçeneğim olmasaydı sanıyorum albüme notum biraz daha düşük olurdu, çünkü vokal gerçekten var ile yok arası bir noktada duruyor. Bunun haricinde bir tık daha bas isteyebilirim prodüksiyondan ama şimdi miksajın başında Dan Swanö olduğu çok da bir şey diyesim gelmiyor açıkçası. Albümün görsellerinden de Niklas Sundin’in sorumlu olduğu notunu düşeyim bu arada. İsveç’te her şey ne kolay lan, oh! Dan gelsin albümü mikslesin, Niklas kapağı çizsin… Tabii ya, mis gibi hayat. Pardon, bir an küçücük dellendim.

Ne diyordum? Hah. Proptokon‘un bir diğer minik sorunu ise fazla heyecanlı, aşırı coşkulu bir albüm olması. Devamlı üzerine koyarak ilerleyen, yükseldikçe yükselen yapısı nedeniyle bir süre sonra yorulmanız, ilk baştaki heyecanı yavaşça kaybetmeye başlamanız ve dikkatinizin dağılması fazlasıyla olası. Kırk dört dakika gibi ideale yakın bir süreye sahip olmasına rağmen yaklaşık üç dakika süren enstrümantal At Eternity’s Gate geçişi dışında dur durak bilmiyor Aephanemer ve özellikle son üç şarkı özelinde albümün başındaki konsantrasyon seviyesini sürdürmek gerçekten pek kolay değil. Halbuki şöyle Epikoğulları taraflarından ufak bir ballad sıkıştırabilselermiş araya, ne güzel olurmuş! Fakat olmuyor, bir türlü durulmuyor Aephanemer. Bu da uzun vadede biraz baltalıyor albümün bütün olarak dinlenebilirliğini.

Bu iki detay haricinde Proptokon ile ilgili ağzımdan kötü bir söz çıkması imkansız gibi. Müthiş davul performansı (tonlar da yanıyor), ana melodiden sıyrılıp kulak kabarttığınızda arı gibi çalıştığını göreceğiniz, makine gibi işleyen gitarlar gerçekten enfes. Back Again‘in armoni sonrası solosu, baştan sona isim şarkısı Proptokon ve The Sovereign, artık çoşku seviyesini atmosferin dışına taşıyan, bir ara canavar bir blast-beat eşliğinde insanlıktan çıkılan Bloodline gibi şarkılar ve bölümlere özellikle hasta olduğumu da ekleyeyim. İlk buralara bakın.

Biraz uzun oldu bu defa yazı ama Proptokon bunu hak ediyor. Kabul, bu tür KALMAH, ENSIFERUM, hatta WINTERSUN tarzı coşkulu, hafif folk hisli ve neredeyse cheesy sayılabilecek bir epiklikteki melodik death metal herkese göre değil ve biraz da eski kafalı bir müzik olduğu iddiasında da bulunulabilir hatta, fakat bu devirde birileri hala bu müziği sevecekse Aephanemer sayesinde sevecek, orası da kesin. Benim adıma 2019’un en keyifli keşiflerinden biri oldu Proptokon. En iyilerinden biri mi, onu da zaman gösterecek.

87/100

İsmail Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Aephanemer – Prokopton” için 3 yorum

  • 24 Nisan 2019 tarihinde, saat 11:28
    Permalink

    Memento Mori de iyiydi ama bu albüm bence melodeath tarihine geçti. Vokaller bence de en zayıf nokta ve varyasyon eksikliği insanın canını sıkıyor. Ama genelde şarkılar müzikalite olarak o kadar iyi ki yağ gibi akıyor. Dissonance Within, The Sovereign, Snowblind, biraz uzun olsa da If I Should Die dikkat çekici.

    Yanıtla
    • 24 Nisan 2019 tarihinde, saat 11:55
      Permalink

      Bir tur dinleyebildim Memento Mori’yi daha; daha bir amatörce gibi ama ona da bakacağım mutlaka. Hakikaten enfes albüm bu ya.

      Yanıtla
  • 24 Nisan 2019 tarihinde, saat 21:02
    Permalink

    albümü açtığım anda kapı çaldı On a On ikinci biramı getirdi.

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.