Klasik Bir Cumartesi: Moonspell – Wolfheart

Merhaba.

Memleketçe Moonspell’i çok seviyoruz. Fakat Moonspell’e ve ülkemizde çok sevilen birkaç başka gruba olan sevgimizi, bu gruplarında damarlarında dolaşan Akdeniz kanıyla, artık genlerimize işlenmiş, nerede duysak istemsizce kulak kabarttığımız akor dizilimleriyle, kültürel yatkınlarla ve benzer kavramlarla açıklamaya çalışmaktan, başarıyı basite indirgeyen yaklaşımlardan pek hoşlanmıyorum. Kabul, elbette yüzyıllara uzanan bir ortak kültür paylaşımı durumu söz konusu ama bir dönemin Rotting Christ‘ını (son birkaç seneyi gerçekten hiç umursamıyorum haha), Katatonia‘yı, ne bileyim Wolfheart gibi bir albümü bu argümanlarla açıklamak hakaret yahu düpedüz.

Pek çok ekstrem grup gibi Moonspell de 90’ların başlarında kuruluyor bildiğiniz gibi ve hatta ilk başta grubun ismi de dönemin gazıyla MORBID GOD olarak belirleniyor. Fakat black metal furyasından kısa sürede sıyrılarak yine o dönem önemli bir momentum kazanmış olan gotik metal dünyalarına geçiş yapıyor Fernando ve dadaşlar. Tabii bu geçiş bir çırpıda ve keskin bir geçiş değil ve çok şükür ki öyle değil. Çünkü bu sayede iki türün mükemmel uyumuyla ortaya çıkmış enfes bir ilk albüm olan Wolfheart‘ı duyma şerefine nail olamayabilirdik.

1995’te yayımlanan Wolfheart‘ı Türk dinleyicisine tanıtmaya gerek yok aslında. Artık bir yerlerde duyduğumuzda hafif bir bıkkınlıkla eşlik edecek kadar sık dinlediğimiz için değer kaybına uğrayan -en azından benim nezdimde diyeyim hadi- Alma Mater gibi bir metal marşı barındırıyor bu albüm her şeyden önce. Fakat konserlerde uyumsuz seslerle bağıra çağıra eşlik ettiğimiz bu şarkıdan çok daha fazlasını, çok daha asil ve tepeden bakan, ürkütücü bir tavırla vermeyi başarmış, duyup duyabileceğiniz en karakterli albümlerden biri Wolfheart.

Hakikaten Wolfheart‘ı ilk duyduğumda albümün kendini bu kadar yukarıdan satmasına çok şaşırdığımı hatırlıyorum. Demek istediğim fazlasıyla teatral bir albüm Wolfheart; görkemli bir tragedya, ürkütücü bir kanlı opera takip ediyormuş hissi yaratıyor daha ilk notalarından itibaren ve bu anlatı biçimi sayesinde tüm dikkati üzerinde topluyor. Öyle ki Fernando’nun henüz oturmamış ve albümdeki tek eleştiri noktasını oluşturan toy vokalleri bile aslında genel yapıya cuk oturuyor.

Tabii tamamen dürüst olmak gerekirse albümün kilit noktası da yaratmaya çalıştığı bu korku temalı gotik atmosfere dinleyicinin kendini ne kadar kaptırdığı. Bu dünyaya girmek istemeyen biri için birkaç dakika içinde kenara atabileceği bir albüm Wolfheart ama ben müsaadenizle böyle bir seçenek yokmuş gibi davranacağım bu yazıda. Opera türünden dişi vokaller, korolar, bol bol synth kullanımı ve atmosferi destekleyen farklı dış sesler, kurtadamlar ve vampirlerle dolu bu ürpertici dünyanın üzerine örtülen kan kırmızısı, kadife bir örtü sanki; ne demek kendini kaptırmamak?

Hiç tartışma götürmeyecek şekilde Wolfshade (A Werewolf Masquerade) veya Alma Mater gibi black metal parçalarından Vampiria gibi neredeyse tamamen ambient kabul edilebilecek bestelere, An Erotic Alchemy gibi gotik metal zirvesi şarkılara, epey geniş bir yelpaze sunan Moonspell’in Wolfheart‘taki en özgün başarısı ise kurguladığı atmosferi Portekiz’e özgü folk unsurlarıyla taçlandırmış olması. Lua d’Inverno diye bir gerçek var neticede ve albümün tam ortasındaki konumuyla anlatı açısından çok kilit bir görev üstleniyor. Aynı şekilde hemen arkasından gelen Trebaruna da o büyük tragedyalarda gördüğünüz gibi büyük felaketler yaşanmadan önceki suni eğlence ortamını hayal ettiriyor. Az sonra bütün katılımcılarının kabuslara konu olacak şekillerde can vereceği görkemli bir balo mu dersiniz; hayal gücünüz sizi nereye götürüyorsa artık.

Bu albümden sonra gruptan ayrılan gitarist Duarto Picoto’nun ve özellikle boşluklarda büyük katkı veren bas gitarın önemini gözardı etmemekle birlikte Wolfheart‘ın temel yapı taşı olan atmosferden sorumlu klavyeci Pedro Paixão, albümün yıldızı. Yukarıda da belirttiğim gibi Fernando’nun vokalleri bazen gerçekten kulak tırmalayacak kadar kötü (kötü de denmez aslında, düpedüz yanlış söylüyor bazen) olsa bile kendini öyle kaptırmış, öyle tutkulu söylüyor ki teknik hataları görmezden gelebiliyorum kolaylıkla ve artık özellikle odaklanmadığım sürece asla batmıyor vokalleri. Yine de belki de grubun kariyerinde ilk ve son defa, bir Moonspell albümünün yıldızı Fernando değil. Tabii sözleri bir kenara bırakırsak.

Vampir öyküleriyle, Trebaruna, Ataegina (albümün bonus versiyonundaki bu muhteşem şarkıyı da atlamayın sakın; albümün genel havasıyla pek alakası olmasa da Keltik folk gibi Keltik folk mübarek) gibi tanrıçaların hikayeleriyle büyüyen konsepti sayesinde söz açısından da çok doyurucu ve bu tür edebiyatla haşır neşir olanların zaten bildiği üzere fazlasıyla dramatik, felsefi ve düşündürücü bir albüm aslında Wolfheart. Portekizce olsa bile detaylarını sağda solda kolaylıkla bulabileceğiniz Trebaruna’nın hikayesini okuyup da sarsılmayan var mıdır mesela gerçekten, bilemiyorum. Ya da albümün ağır toplarından Love Crimes‘ın edebiyat parçalayan sözleri için gerçekten söylenecek hiçbir şey yok. 21 yaşında nasıl yazdın bunları be kardeşim.

İlk ve son black metal albümü oldu bu Moonspell’in ve ben dahil pek çoklarına göre bütünüyle Wolfheart ile yarışabilecek bir eser üretemedi ne yazık ki aradan geçen neredeyse yirmi beş senede. Fakat Wolfheart o kadar büyük ki kimse de grubu eleştirmiyor bu konuda aslına bakarsanız. Zira sırf Moonspell değil, diğer hiçbir grup da Wolfheart‘ın üzerine çıkamadı bunca zamandır. Çıkabileceklerine de pek ihtimal vermiyorum açıkçası. Albümü geçtim, Alma Mater‘in rifi gibi rif bile gelmez bir daha kolay kolay. Kıymetini bilelim.

100/100

İsmail Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Klasik Bir Cumartesi: Moonspell – Wolfheart” için bir yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.