Klasik Bir Cumartesi: Amorphis – Tales From the Thousand Lakes

Merhaba.

Zamanın çarkını ters çevirip geçmişe baktığımızda belirli zaman dilimlerinde metalin nasıl bariz bir yöne kaydığını gözlemlemek, bugün metal dünyasına hakim grupların ellerinde duran meşalenin hangi yollardan geçtiğini takip etmek çok keyif aldığım bir iş. Amorphis özelinde ise işler daha ilgi çekici bir hal alıyor. Çünkü Amorphis, neredeyse tek başına metalin geçtiği pek çok yolu insanlara gösterebilen, kariyeri boyunca yeni şeyler denemekten, akıntının zıttı yönünde hareket etmekten çekinmeyen, bu özelliğiyle de her zaman taze kalmayı başarabilmiş, geçirdiği değişimlere rağmen istikrarlı bir biçimde varlığını sürdürebilen enteresan bir grup.

Hızar tonlarının ve çiğ death metalin kayıtsız şartsız egemen olduğu 90’ların başlarında kurulan Amorphis, 1992’de ilk albümü The Karelian Isthmus‘u yayımladığında herkes onların ENTOMBED ve DISMEMBER gibi isimlerin müziğine Finlandiya usulü melodikliği dahil eden, yeni yetme bir death metal grubu gözüyle bakıyordu. Fakat grup iki yıl sonra Tales From the Thousand Lakes ile kariyerindeki ilk kaymayı gerçekleştirdi ve hala death metal tabanında kalsa da yoğun bir doom metal etkisi ve atmosferiyle bütünleşmiş, folk unsurlarıyla melodikleşen, klavyenin katkılarıyla progresif metale de göz kırpan fantastik bir albüme imza atarak daha ikinci albümünden Avrupa piyasasında söz sahibi bir gruba dönüştü.

Bütün melodikliğine, nadiren devreye girse de bana göre (kimileri amatörce ve zayıf buluyor) albüme tatlı bir hava katan temiz vokallerine ve yer yer gerçekten bildiğimiz Amorphis folk metaline dönüşmesine rağmen hem gitar tonu, hem Tomi Koivusaari’nin derinlerden gelen pes brutal vokali hem de albüm geneline yayılan orta temponun ritmin darbeleri sayesinde fazlasıyla sert bir albüm Tales From the Thousand Lakes ve beni en çok şaşırtan özelliği de bu aslına bakarsanız. Tek tek melodileri düşündüğünüze, atıyorum albümün en canavar şarkılarından Into Hiding‘in ilk otuz saniyesinden sonra giren melodik gitarları, Drowned Maid‘in açılışı, Amorphis tarihinin en iyi birkaç bestesinden biri olarak gördüğüm Black Winter Day‘in neredeyse Orta Çağ havası estiren melodilerini düşündüğünüzde böyle fikirler barındıran bir albümün cayır cayır death/doom tınlamayı başarmasını gerçekten anlayamıyorum pek. Klavyenin payı, hala kirli çamurlu sularda yüzen gitar kaydı, tok davullar ve dana vokal derken gizem çözülüyor tabii de biraz da abartıyorum işte; övmeye, övmeye, övmeye geldik!

Yalnızca birbirinden enfes melodileri ya da türün marşı haline gelmiş şarkılarıyla değil, 1994 yılı ve death metale hakim olan anlayışı düşündüğünüzde de Tales From the Thousand Lakes‘in neden diğerlerinin arasından sıyrıldığı ve bir klasik olduğu anlaşılıyor aslında hemen. Amorphis, dönemdaşı olan grupların büyük bir çoğunluğundan daha hırslı, daha girişken davranıyor bu albümde. 90’larda çıkmış ve günümüzde hala andığımız o büyük death metal albümlerinin hiçbirinde olmayan bir çeşitlilik yaratma, müziğe zenginlik katma kaygısı var grupta ve ilk bakışta olur mu lan öyle şey, dedirtse de gayet progresif, doom metal atmosferinde, folk unsurlarla bezeli bir melodik death metal albümü Tales From the Thousand Lakes. Hey yavrum hey. Kırk dakikanın hemen altındaki çok kararında süresi, dinamik yapısı, klavye kullanımını düşündüğünüzde epey zıtlık yaratan, zaman zaman gutturale kayan canavar Tomi vokalleri… Sen neymişsin be.

Folk konusu ise yalnızca zaman zaman öne çıkan klavyenin (bu arada Finlandiya ve klavye kelimelerini yan yana görünce koşarak kaçan tayfanın içi rahat olsun, burada bahsettiğimiz o alışageldik klavye kullanımından çok daha farklı) katkılarıyla değil, tüm albüme egemen olan, Fin halkının ulusal epik destanı Kalavela’dan alınan sözlerle de destekleniyor ve bu noktada da Amorphis, diğer gruplardan sıyrılmayı başarıyor. Detaya girmeyeceğim ama minimal takılmasına rağmen sözlerle katmerleniyor albümün etkisi. İlk olarak Tolkien Hocaefendi Hazretleri’nin ilham kaynağı olduğunu öğrenince sarmıştım Kalavela’ya ve gerçekten epik bir destan; ilgilisi mutlaka bir göz atsın ona da.

90’lar Avrupa death metali ve daha önemlisi melodik death metali çerçesinde ortaya konan müthiş işlerden bütünüyle ayrılmasa da yöntemi bambaşka noktalara çekebilmiş, stereotipten sıyrılarak bakın bu böyle de olabilir, diyebilmiş ve yine de türe damgasını vurmayı başarmış bir albüm Tales From the Thousand Lakes. Into Hiding, The Castaway, Black Winter Day, Forgotten Sunrise ve Magic and Mayhem gibi müthiş şarkılarla zamansız, ebedi bir klasik; hunharca dinleyiniz, dinletiniz.

100/100


Her zamanki gibi kritikle ilgili düşüncelerinizi yorumlara yazmayı, bu ve sitedeki diğer yazılar hoşunuza giderse sağda solda paylaşmayı ihmal etmeyin. Metalperver içeriğinin katlanarak çoğalmasını ve zenginleşmesini arzu ediyorsanız PATREON üzerinden bağışta bulunabilir veya aylık abone olabilirsiniz. Okuduğunuz için teşekkürler.

İsmail Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Klasik Bir Cumartesi: Amorphis – Tales From the Thousand Lakes” için bir yorum

  • 13 Nisan 2019 tarihinde, saat 20:45
    Permalink

    Birisi kritik yaparken bu albümden puan kırsa çok ayıp eder. Gerçekten doom death tarzının the gathering always albümü ile bayrak taşıyan simgesi bu albüm. Her yönüyle kusursuz. Bu tarzda başarılı metal yapmak bir yana adamların bu tarzı yaratmış olması da inanılmaz. Böyle bir duygu seli yok, arzular şelale.

    Olmasaydı, olmazdık.

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.