The Ocean – Precambrian

Merhaba.

Uzun zamandır siteyi takip eden, hatta buralarda bir yerlerde birkaç inceleme yazısını da bulabileceğiniz okurlardan Burak Bostancıoğlu’nun Patreon aboneliği şerefine bugün biraz geçmişe gideceğiz. Siz de Metalperver hiç bitmesin, üzerine koyarak devam etsin istiyorsanız ve ayrıca kendi istediğiniz albümlerin incelemeleri yayımlansın diyorsanız Patreon‘a göz atabilirsiniz.

Burak’a destekleri için teşekkür ettikten sonra artık derin bir nefes alıp The Ocean dünyasına dalabiliriz ama önden ufak bir uyarıda bulunmakta fayda var: Gündelik hayat akışına fon müziği tadında şeyler arayanlar, belirgin bir hisse odaklanan insani bir albüm dinlemek isteyenler, bir buçuk saat boyunca aynı konsantrasyon seviyesini sürdürebileceğine inanmayanlar ve bir albümü anlamak için oturup araştırma yapmanın anlamsız olduğunu düşünenler; başka bir yazıda görüşürüz.

Çünkü Precambrian başka bir şey.

Siderian‘a kadar, yani ilk beş şarkıdan ibaret olan ilk CD sona erene kadar Precambrian‘da ne olup bittiğini anlamak pek mümkün değil. Benzerine başka bir albümde kolay kolay denk gelemeyeceğiniz türden bir rif saldırısı ile açılıyor albüm ve The Ocean, MESHUGGAH/GOJIRA taraflarından bir death metali, post-hardcore ile agresif MASTODON progresifliğini ve ekstrem metalin modern yüzüne dair pek çok şeyi tarif kitaplarını hiç umursamadan, ölçülere dikkat etmeden boca ediyor üzerinize. Hadean/Archaean ismindeki bu yirmi iki dakikalık mini-disk resmen insanın üzerinden geçiyor. Ancak bu kısmı denizdeki bir diğer atonal, teknik/progresif falan filan metal grubunun eteğindekileri boşalttığı bir bölüm olarak değerlendirmek, The Ocean’ın maharetine hakaret olur.

Görünürdeki yapının altını eşeleyince müthiş bir ritim bütünlüğü ile birlikte ilk fark edildiğinde ben bunu nasıl duymadım ulan bu kadar defa dinleyip, diye şaşıracağınız klavyeler ve katman katman, neredeyse fiziksel bir kütle oluşturacak kadar yoğun ve güçlü besteler çıkıyor ortaya. Grubun beste anlamındaki beyni Robin’in bir akış içerisinde bağlantıyı hiçbir zaman kaybetmeyen gitarları, asla ödün verilmeyen groove hissi ve Charles Baudelaire gibi önemli isimlerden referanslarla iyice büyüyen konseptiyle dev bir kütleye dönüşüyor bu bölüm. Grubun jeoloji temelli konseptini anlamak için çabalamak istemeyen, The Ocean’dan yalnızca sert ve güçlü bir müzik almak isteyenler için de ilaç gibi beş şarkı var Hadean/Archaean‘da. Ancak The Ocean’a sadece buraya indirgersek grubun sunduğu şeylerin büyük bir bölümünü gözardı etmiş oluruz. Zira yeterince tedirgin eden, etkileyici bir gümbürtü koparsa da esasında volkan, bir saatlik süresiyle ayrı bir albüm olarak nitelendirilebilecek ikinci kısmı oluşturan Proterozoic‘te patlıyor.

Şu ana kadar bahsetmedim ama aslında esas etkilerini bu kısımda göreceğimiz, grubun The Ocean Collective olarak anıldığı bir dönemden çıkan Precambrian, yaklaşık yirmi beş (25) müzisyenin katkısıyla ortaya çıkmış bir eser. Eh, boşuna kolektif denmiyor yani. Bas gitarden vokale, çan oyunundan boy boy yaylılara ve saksafon gibi üflemeli çalgılara kadar birçok farklı enstrümanın katkısıyla büyüyen Precambrian‘daki bu çeşitlilik, albümün ikinci bölümü olan Proterozoic‘te iyice belirgin bir hale geliyor. İki dakikalık, yumuşacık saksafon tınılarıyla bezeli Siderian girişi sonrasında albümün en epik, en uzun şarkısı olan Rhyacian itibariyle The Ocean dünyasındaki yolculuğunuzda direksiyonun farklı alanlara çevrildiğini anlıyorsunuz. Yakın dönem KATATONIA‘sı gibi giren Rhyacian, üzerine eklenenlerle palazlanıp güçlenerek yedinci dakika civarında tepe noktasına ulaşıyor ve davul-bas-elektronik altyapı üçlüsüyle kapanışa süzülürken albümün bu ikinci kısmının tonunu da belirlemiş oluyor. Bu noktada NEUROSIS ismini de anmadan olmaz herhalde.

Tüm zenginliğine, progresifliğine ve grubun düşük tempolardaki atmosfer kurgulama maharetine rağmen kimi anlarda hardcore tabanı benim için bir tık fazla yoğun ve genel olarak da bazı dinleyiciler için biraz kafa karıştırıcı şeyler dönüyor olabilir bu bölümde. Orosirian gibi düşük tempo GOJIRA‘sının çok iyi kotardığı, kendi ağırlığı altında dünyaları ezen bir heybetlilikte başlayıp yaylılar önderliğinde kadın vokalin eşlik ettiği uçucu bir dingliğe varan, sonraki kısımda bir noktada blast-beat’e ulaşan bir davul kullanımı ve agresif vokallerle pat diye sona eren şarkıları hazmetmek kolay değil. Albümdeki favorilerimden biri bu arada Orosirian. Statherian‘ın ninnimsi çan oyunu melodileriyle birleşince insan müzikle birlikte yaşadığı tecrübenin gerçekliğini sorgular gibi oluyor. Neler diyorum yine kim bilir. Robin’in armoni kurgusu tüketiyor insanı bir noktada işte.

Bütün bestelerde bir ilginçlik, bir The Ocean büyüsü bulabilirsiniz ararsanız. Doom metal ile dirsek teması kuran ve albümdeki yaylı-gitar ortaklığının en keyifli anlarından bazılarını barındıran Ectasian, Robin’in ve The Ocean’ın fikirler ile temalar arasında dolaşırken ne kadar cesur davranabildiğinin kanıtı şeklinde bağlanıyor finaline mesela. Tonian‘ın ilk bir buçuk dakikası sonrası olanlara girmek bile istemiyorum; o şeyi sizin duymanız lazım.

Tabii bir de işin felsefi boyutu, konsept ve sözleri var ama o kısım gerçekten yalnızca ilgililerin, oturup Trakl’i, Nietsche’yi, Baudelaire’i araştırmaya hevesli olanları cezbedeceği için girmek istemiyorum. Bir ara artık ismini pek anmak istemediğimiz Kevin Spacey’i bile duyacaksınız, onu söyleyeyim en azından.

Bu tip devasa albümler sıklıkla çok yükseklerden satarlar kendilerini ama birçoğu da nihayetinde anlatılanın dinleyenin anladığı kadar olduğu gerçeğini unutarak kendi dehası içinde kaybolur. Kabul, Precambrian fazlasıyla ihtiraslı, hatta neredeyse elemanların kendilerine yaptığı bir albüm gibi görünebilir ama The Ocean’ın diğerlerinden farkı grubun özünün bu şekilde olması. Konsept olarak da müzikal açıdan da Precambrian‘da bir zorlama hissi yok ve bir buçuk saat boyunca dünyanın milyonlarca yıl önceki hallerinden ve garip garip (ahah) şeylerden bahsederken, sürekli değişip dönüşerek şaşırtmaya devam eden bir müzik ile kendi yaptığın şeyin içinde kaybolmamak gerçekten büyük bir iş. Kişisel tercihlerim doğrultusunda kusursuz bir albüm değil Precambrian ve biraz daha kısa olmasını, hardcore tabanın törpülenmesini, hatta ikinci bölüm temposunun bir tık yükselmesini isteyebilirdim belki ama o zaman da Precambrian, Precambrian olmazdı ve bu haliyle, kendi tercihlerime zıt yönleriyle bile Precambrian’a bayılıyorum; siz de bunca lafın ardından bir şans veriseniz ne mutlu bana.

95/100


Bu haddinden uzun yazıyı okuduğunuz için teşekkürler öncelikle. Her zamanki gibi kritikle ilgili düşüncelerinizi yorumlara yazmayı, bu ve sitedeki diğer yazılar hoşunuza giderse sağda solda paylaşmayı ihmal etmeyin. Metalperver içeriğinin katlanarak çoğalmasını ve zenginleşmesini arzu ediyorsanız PATREON üzerinden bağışta bulunabilir, abone olabilirsiniz.

İsmail Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Bir Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.