Klasik Bir Cumartesi: Gojira – From Mars to Sirius

Merhaba.

Kariyerine bulutların üzerinde turlar atan uçan balinaların dans müziğini yaparak başlayan ve kısa sürede bulunduğumuz yüzyılın en etkili, en önemli metal gruplarından birine dönüştükten bir süre sonra, bileğinin hakkıyla gerçekleştirdiği Amerikan rüyasının zehirli atmosferinde yavaşça boğulmaya başladığını görmenin içimi parçaladığı Fransız Gojira hakkında birkaç cümle kurmak istiyorum bu hafta.

Sevdiği grubu ve müziği ciddiye alan birçok hayran gibi ben de Gojira’nın son dönemi hakında biraz endişeli ve keyifsizim. Tabii bu başka bir tartışma konusu ve Duplantier kardeşler ile Jean-Michel Labadie ve Christian Andreu’nün geçmişte başardıkları, grubun kendi standartlarını yakalamaması üzerinden aşağı çekilemeyecek kadar değerli. O nedenle 2019 Gojira’sını bir kenara bırakıp artık iyice olgunlaşmaya başladığını hissettiren, yaratıcı dehasının zirvesindeki 2005’teki hallerini yeniden hatırlayalım.

Yıllar önce Gojira ile ilgili DEVIN TOWNSEND ile MORBID ANGEL aşkının meyvesi gibi bir yorum okumuştum ve o ana kadar gruptan duyduğum şeyleri düşününce kafamda çok net bir yere oturtmamı sağlamıştı bu nefis tespit. Elbette bu müziği anlatırken bu iki gruptan önce dile getirilebilecek başka bariz isimler de var ama ilk bakışta metale uymayacak, metal tınlamayacak fikirlerle neredeyse Morbid Angel seviyesi bir sertliği aynı potada eritmeyi başarabilen ve bunu Avrupai bir melankoli ve romantizm ile süsleyen Gojira’nın bugüne kadar yaptığı ve büyük olasılıkla bundan sonra yapacağı en iyi albüm From Mars to Sirius.

Bu nedir ya böyle.

The Link albümünde de ipuçları gözlemlenebilecek bir biçimde Gojira, şarkıları oluşturan her bir riften, her bir vuruştan maksimum faydayı almak, minicik ve önemsiz gibi görünen bir anı bile potansiyelinin sınırına ulaştırıp maksimum etkiyi yaratmak gibi konularda uzman olduğunu kanıtlıyor From Mars to Sirius‘ta. Bu arayış bazen Mario’nun Richter ölçeği hassasiyetindeki tuşesinde ya da Joe’nun bir kelimeyi vurgulayışında kendini belli ederken çoğu zaman da eleştiri konusu olmanın sınırına çok yaklaşmış ve nadiren de olsa o sınırı bir adım geçmişken, fakat çoğunlukla tam tepe noktasına ulaşıp düşüşe geçmek üzereyken bırakılan bir tekrar alışkanlığı olarak karşımıza çıkıyor.

Bazı albümler yalnızca zemin hazırlar ve duygusal boyutu ancak dinleyicinin katkısıyla, müziğe atfettikleriyle önemli bir hale gelir. Bazı albümlerde ise ruh halini en baştan belirler. Gojira ise hem makine kararlılığında, üstünkörü bakıldığında duygusuz sanılabilecek har hör metal yazıp hem de görünürde hiçbir bariz itki olmadan ne hissedeceğimizi dikte etmeyi başarıyor. From Mars to Sirius boyunca, özellikle şarkıların ikinci yarılarına bakarsanız daha da iyi anlayabileceğiniz bir şekilde duygusal bir solo, vokaldeki ton değişimi veya akustik ağır pasajlar gibi şeyler yerine kanatlarını açıp göğsünü gere gere tüm ihtişamını gösteren yaşlı ve kendinden emin bir ejderha gibi daha da büyüyüp heybetlenerek duygusallaşmayı başarması, Gojira karşısında ceket iliklememi sağlıyor açıkçası. Gojira vurdukça yediğimiz dayakta aradığımız maneviyatın boyutu da genişliyor; insanın dayağa bakış açısını değiştiriyor yahu adamlar.

İşin sertlik boyutunda Mario’nun kum torbası muamelesi yaptığı davul kitinin başında nasıl bir canavara dönüştüğünü hala tam olarak kavrayamıyoruz bence. Milenyum sonrasının en özgün, en güçlü ve adanmış davulculuklarından birini sergiliyor Mario. Where Dragons Dwell‘in sonsuza giden çiftkrosundan Global Warming‘in küresel ısınmanın bütün etkilerini insanın sol el bileğinde hissetmesine yol açan saçma sapan hızdaki paradiddle hayalet notalarına, bütün albüm boyunca yarattığı muazzam groove hissinden mümkün olabilecek en beklenmedik atakları gerçekleştirme azmine kadar yaptığı şeyleri saatlerce, günlerce övsek yetmez. Benzer bir şeyleri Joe – Christian ikilisinin, artık duyduğumuz an çalan şeyin Gojira olduğunu anlamamızı sağlayacak kadar özgün gitar işçilikleri ve Jean-Michel’in yaklaşmakta olan şeyin ebatlarını zihnimizde ikiyle çarpan bas gitarı için de söyleyebiliriz belki ama Mario’nun davulları olacak iş değil, sen neyin peşindesin lan tesisatçı. Pardon, bir an şey oldum.

Aslında albümün duygusal açıdan da bu kadar etkileyici olmasında anlattığı derin, üzgün hikayesinin payı çok büyük ama yavaşça yok olan Dünya’yı kurtarmak için Uçan Balinalar’dan uçmayı öğrenen ve Dogon mitolojisinin de kaynağı Sirius sisteminin gezgin yaratıcılarından gezegenimize yeniden hayat vermenin yollarını öğrenen kahramanımızın fantastik hikayesi olmasaydı da albümde basılan her akorun bir bütünü temsil ettiği anlaşılabilirdi. Çünkü herkesin kabul edeceğini düşündüğüm bir gerçek var ki progresif death metal sınırlarında albüm boyunca aynı azmanlığı sürdürerek insanın yüreğini burkarak içine huzursuzluk ve mutsuzluk tohumları ekebilen albümlere denk gelmiyoruz her zaman.

Geri kalan altmış dakika boyunca neler olacağını çok iyi özetleyen, fakat her şeyi de anlatmayan bir fragman tadındaki açılış parçası Ocean Planet‘ın hemen arkasından giren Backbone ile başlıyor From Mars to Sirius‘un gövde gösterisi ve Joe’nun kendini parçalarcasına haykırarak söylediği “We will see our children growing,” sözleriyle kapanan Global Warming sonrasında 21. yüzyılın en özel albümlerinden biri nihayete kavuşmuş oluyor. Backbone, Where Dragons Dwell, The Heaviest Matter of the Universe, Flying Whales, Global Warming… Tüm bunların aynı albümde olması bir yana, herhangi birinin yanına bile yaklaşamadan kariyeri sona eren milyonlarca grup olması bile tüylerimi diken diken ediyor.

Hayat kısa,
balinalar uçuyor.

98/100

İsmail Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.