Klasik Bir Cumartesi: Mastodon – Leviathan

Merhaba.

Bir yandan aşırı sevilmesine, modern zamanların en büyük, en etkili ve vizyoner gruplarından biri olarak görülmesine karşın özellikle ekstrem camiada ve radikal progresif örgütlerince pek sallanmayan, hatta biraz da tepeden bakılan Amerikalı Mastodon ile birlikteyiz bugün. Haydi kaldır kıçını ve sahneye gel seni hergele.

Crack the Skye albümüne kadar grubu uzaktan takip ettiysem de herkesin malumu The Czar etkisi denilen Mastodon fenomeni ile karşılaştıktan sonra bir anda azılı bir Mastodon hayranına dönüştüm pek çokları gibi. Bir dönemin popüler eğlencesi Guitar Hero sayesinde öğrendiğim, Sonisphere‘de canlı dinleyince aklımı başımdan alan Blood and Thunder sonrasında ise Leviathan albümüyle tanıştım ve bir daha hiçbir şey esk…Yok ya, o kadar değil. Onun gibi bir şey ama.

Moby Dick romanını bilmeyen yok herhalde. Hakkında iyi kötü fikir sahibi olan sayısı ile romanı gerçekten okumuş insan sayısı arasında uçurum olsa dahi Hermann Melville’in ölümsüz karakteri Kaptan Ahab’ın evvel zamanda bacağını hüpürdeten denizlerin efendisi Moby Dick’le olan amansız mücadelesi hakkında herkesin bir fikri var mutlaka. Kalkıp burada dünya klasikleri arasına girmiş bir romanı övecek değilim, fakat popüler kültürde her daim kendine yer bulan, bir şekilde referans alınan bu eserin metal dünyasında da bütünsel bir karşılığı olmasının vakti gelmişti gerçekten.

Buna karşın Leviathan‘ın konseptinin içine girmesi o kadar kolay değil. Mastodon’un özgün müzikal anlayışı bunun önüne geçiyor biraz. Tabii birkaç defa albümü çevirip sözleri takip ettikten sonra olay bambaşka yere gidiyor elbette ama ilk bakışta ne müzikte ne de albümün genel iskeletinde konsepte dair bir şeyler hissetmek zor. Her söyleneni takip eden delinin birine değil de sıradan bir metal kafa arkadaşa, sohbet ederken arkaya açsanız ve albümün sonunda Bak bu dinlediğimiz Moby Dick’i anlatıyordu deseniz bön bön suratınıza bakması gayet olası.

Fakat aynı arkadaşın Leviathan‘ın muhteşem bir albüm olduğunu, Mastodon’un da metalin modern tanrılarından biri olduğunu iddia etmesi de gayet olası. Zaten bu bir iddianın ötesine geçti çoktan; öyleler gerçekten.

Tabii aslında çatır çatır veriyor Mastodon konseptinin hakkını ama ilk tahlilde konseptin biraz geri planda kalmasının sebebi Mastodon’un kendine has beste anlayışı. Buram buram Amerikan müziği Mastodon’unki ve konsepti de kendilerine özgü bir şekilde bazen ufacık bir geçişle, bazen çığlık çığlığa söylenen kısa bir cümleyle (CLUTCH‘dan tanıdığımız Neil Fallon, Blood and Thunder‘da çıtayı atmosferin dışına çekiyor zaten) bazen de fırtına öncesi sessizliğindeki dingin bir gecenin ortasında, çatırdayıp sallanan bir geminin kamarasında düşmanını bekleyen karamsar ama kararlı bir kaptanın yaktığı piposunun dumanında şekillenen karanlık figürlerden oluşan hülyalı bir atmosferi birebir aktararak işliyor Mastodon.

Dailor’ın müziğin her anını müziğin genel ruh haline uygun bir biçimde dolduran saçmalık derecesinde iyi davulları, yüzlerce grup tarafından taklit edilen, öykünülen  gitarlar ve albümde net bir vokal performansı olmayışının yarattığı o garip boşluğun merkezine dinleyiciyi alan ruhu sayesinde Leviathan, yukarıda tersini söylermiş gibi olmama rağmen gelmiş geçmiş en iyi konsept albümlerden birine dönüşüyor. Ölümlülük lanetiyle ebedi gücün arasındaki sonsuz çatışma metaforunu en iyi yansıtan eserlerden birini kullanarak ölümsüzlüğe ulaşmayı başarması ise Leviathan ve Mastodon’u düşündüğümde muzipçe kıkırdamama neden olan, çok sevdiğim bir ayrıntı benim için.

Ne biçimsin Paul Romano.

Böylesi yoğun bir işte birbiri ardına patlattığı riflerle sertlik düzeyinden hiç taviz vermeden southern rock dumanlılığından tutun da neredeyse MORBID ANGEL vari bir death metalin karanlık, karamsar atmosferini, her daim kendini hissettiren METALLICA ve MOTÖRHEAD gibi isimleri, kısacası Amerika’nın metale dair sunduğu hemen her şeyi harmanlıyor ve yeni, modern bir anlayışla Amerikan metalini 2000’lere taşıyan en önemli albümlerden biri olmayı başarıyor Leviathan. Üstelik bunu dev bir konseptle, hem de on üç dakikalık epik Hearts Alive‘ı çıkardığınızda ortalama süresi üç dakikaya inen beton gibi şarkılarla yapıyor…

Şimdi yazarken daha net fark ettim de ben hala şaşırıyormuşum bu albüme. Nasıl ya bu kadar sen?

100/100

  

 

İsmail Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.