Piah Mater – The Wandering Daughter

Merhaba.

2010 yılında Brezilya’da kurulmuş üç kişilik (davulcu 2016’da eklenmiş) bir progresif death metal grubu olan Piah Mater’i hayatımda ilk defa bu hafta dinledim. 2014 yılında ilk albümünü çıkaran grubun yeni albümü The Wandering Daughter’ın radarıma girmesini sağlayan şey ise bana fazlasıyla 90’ları anımsatan kapağı ve epey hoşuma giden logoları oldu. Grubun adı olan Piah Mater ise üç katmandan oluşan ve olası bir zombi istilasında enfekte bir vatandaşın beyninizi emiklemesine engel olamayacak olsa dahi beyni ve omuriliği en az bir zombi kadar ölümcül birçok başka tehlikeden koruyan zar tabakasının en alt katmanının Latince karşılığıymış… Halbuki Alma Mater üniversite anlamına geliyor; bu Latince bulut bilişim falan fazla kafayı yorarsan sıyırırsın, çok şey yapmamak lazım.

Öhmm…Ne diyorduk, progresif death metal türü, şarkı süreleri ve tasarımdan yola çıkınca akıllara hemen OPETH geliyor ister istemez ve açıkçası grubun sevdiğim döneminden bir şeylerin üzerine koyma fikri bana cazip geldiği için bir nebze heyecanlandım bile aslında. Piah Mater’in müziğinde yadsınamaz bir OPETH etkisi var gerçekten de ama, ah keşke beklediğim gibi olsaydı her şey ve hayat bayram olsaydı…

Girizgah hariç beş parçayla elli dakikanın üzerine çıkıyor The Wandering Daughter. İnsanoğlunun doğa ile olan ilişkisini ele alan ve biraz klişe sözleri/konsepti epik bir anlatım biçimini, doğanın değişkenliğine işaret edecek inişli çıkışlı bir tempoyu, bir anda köpürüp ansızın durulmaları haklı çıkarıyor ve belki de gerektiriyor; Piah Mater bu konuda ne kadar başarılı, işte o çok tartışılır.

NE OBLIVISCARISBEL’AKOR ve death metalin bu formunu icra eden diğer nice büyük ismin güçlü yönü olan uzun, sürükleyici ve destansı besteler yaratabilme becerisi, Piah Mater’in zayıf karnı ne yazık ki. Uzun şarkı yazmak hiç kolay bir iş değil ve arka arkaya bazı fikirler sıralayıp ortaya çıkan şeyin bir anlam yaratmasını beklemek Sayısal Loto oyununda dört numara işaretleyip sonra da altı tutmadığı için üzülmek gibi bir şey. Her şey bir yana, bu türü çok sevdikleri, çok dinledikleri ve ne yapmak istedikleri çok belli ama sorun da bu zaten; burada da şuna benzemek istemişler, şimdi de şunu hedeflemişler, kesin şimdi şöyle olac…Oldu bile, diye düşünüp dururken müzikten keyif almak çok zor. Bir kere içine giremeyince giderek daha da uzaklaşıyorsunuz üstelik. Kübizmi götünden anlamış biri, birkaç grubun kendi albümlerinde kullanmadıkları kötü kötü fikirleri çalıp annesinin kısır partisinde bunları birleştirerek korkunç bir yaratığa can vermiş gibi. Çok dikkatli dinlerseniz gerilerden bir şeyler yardım edin diye fısıldıyor sanki. Ben miydim yoksa o ya? Olabilir.

Solace in Oblivion‘un ortalarına doğru kendini gösteren ve korkunç derecede ENSLAVED kokan vokaller (dup-du/ta-dup davul kalıbına hiç girmiyorum zaten) ile özellikle akustik bölümlerdeki Akerfeldt vokalleri -aksanına kadar ya, insaf- OPETH‘in 1999-2005 döneminden fırlamış gibi dursa da o seviyeye çıkabilmek için fırıncının küreği, fırıncının kendisi, karısı ve çocuklarıyla beraber kırk fırın ekmek yemesi gereken gitarlar, 2018 için kabul etmesi pek mümkün olmayan prodüksiyon ile albüm genelindeki heyecansızlık ve bütünsüzlük, The Wandering Daughter’ı başkasının yerine utandıran albümler listemde üst sıralara tırmandırıyor. Gerçekten bir noktada kendimi saydığım bu gruplar arasında devamlı zap yapıyormuş gibi hissettim ve hakikaten midem bulandı. The Sky is Our Shelter‘da insan gerçekten o mikrofona yaklaşıp büzülen dudaklara doğru istifra etmek istiyor. Diğer parçalara hiç giremeyeceğim, kötü oldum.

Yarınlar yokmuş gibi sövüyorum ama bence mutlaka en az bir tur dinleyin. Yeni müzikler bakınırken rezalet şeylerle de karşılaşıyorum elbette ama uzun zamandır bu kadar tadımı kaçıran bir albüm dinlememiştim. Fakat işin ilginci ne biliyor musunuz? The Wandering Daughter trafik kazası gibi, bir binanın kontrollü şekilde patlatılışı videosu gibi, tüm uyarılara rağmen merakınıza yenik düşerek gidip boku yiyeceğiniz lanetli bir ev gibi ve insanı bir şekilde kendisine çekmeyi başarıyor. İşte Piah Mater’in de başarısı bu galiba. Battaniyenin altına da saklansam, kulaklarımı da tıkasam dinlemeye devam ettim albümü sonuna kadar… Şimdi taşlar oturdu yerine işte! Meğer ben grubu anlamamışım! Yok tabii öyle bir şey yahu, canını seven kaçsın.

30/100

 

 

 

İsmail Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

Bir Yorum Bırakın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.