BRUTAL ASSAULT 2018: İLK ŞOK!

Merhaba.

Neresinden başlamam gerektiğinden pek emin olamadığım, işin doğrusu hala etkisini üzerinden tam manasıyla atamadığım, Çekya’nın Jaroměř kasabasında yer alan Josefov kalesinin içerisinde, 8-11 Ağustos tarihleri arasında düzenlenen Brutal Assault festivali ile ilgili yazı dizisine hoş geldiniz.

Bu seneki kadronun Brutal Assault’a sıkça giden genel kitle tarafından pek beğenilmediğini ve gözlemlediğim kadarıyla büyük grup sayısının az olmasından yakınıldığını belirterek başlayalım. Zaten önceki yılların kadrolarına bakınca bariz bir fark göze çarpıyor aslında. Hele ilk açıklanan gruplardan TESTAMENT‘ın iptali, ardından IHSAHN, SAINT VITUS, NOVEMBERS DOOM gibi isimlerin festival kadrosundan çıkarılmaları pek çoklarının keyfini kaçırmıştır gerçekten de. Neyse ki Brutal Assault bu haliyle de benim için kusursuza yakındı ve kaba bir hesapla tam otuz grubun performansını baştan sona izledim. Elbette bu kadar kalabalık bir festivalde önceden bir program hazırlamak şart. O nedenle diğer pek çok grubu da kişisel programımdaki bir sonraki gruba enerji depolamak adına uzaktan, dişlerimi kemirerek izlediğimi itiraf edeyim.

Tam olarak 30. yaş günüme denk gelen 7 Ağustos sabahında İstanbul’dan yola çıkıp, akşam üstü saatlerinde çadırımızı kurmuş, yorgun ve keyifli bir şekilde festivali beklemeye koyulmuştuk. Önceki günden öylesine gaz ve uykusuz bir şekilde yola çıkmıştım ki, ısınma partisindeki SUICIDAL TENDENCIES‘in uzaklardan gelen bağırış çağırışı içerisinde uyuyakalmışım. Zaten ertesi gün, yani festivalin açılış günü olacakları düşünürsek, çok da hayırlısı olmuş.

İlk gün. Her şeyden önce otuz beş dereceye yaklaşan sıcak bir hava ile karşılandık ve festival alanının keşfi sonrası, henüz öğlen olmadan kendimizi kalenin arka sokaklarından birinde yer alan, önceden internette keşfettiğim muhteşem bar U SATANA‘ya attık. Taş duvarları ve yüksek tavanı ile sıcağa karşı nihai zaferimizi kazandıran yer oldu burası. İlk biralardan sonra oturduğumuz masada tanıştığımız ve sonraki üç gün boyunca her gece aynı ortamda buluşup serserilik ettiğimiz dostlarımız Kuba, Miroslav, Iveta ve Ben ise en az festivalin kendisi kadar unutulmaz anlar yaşamamızı sağladılar. Neyse, saati akşam üstü yapana kadar burada takıldıktan sonra ilk konserimi izlemek üzere festival alanına geri döndüm ve saatler 17:15’i gösterdiği an, STEVE’N’SEAGULLS sahnedeydi.

Ünlü rock&metal hitlerinin bluegrass versiyonlarını çalan süper eğlenceli Fin grup ile festivalin açılışını yaptık. Thunderstruck‘tan The Trooper‘a, Self Esteeem‘den Seek and Destroy‘a, Ich Will’e kadar pek çok hit parçayı mandolinle, akordiyon ve kontrbasla çok eğlenceli bir şekilde çalan grup, festivalde dört gözle beklediğim isimlerden biriydi açıkçası ve kesinlikle çok eğlendim. Zira seyirci de her şarkıda dans edip tepinerek, hatta bir noktada yere oturup kürek çekerek eşlik ettiler ve harika bir konser gerçekleşti.

 

Konserin hemen bitiminde, daha önce Ankara’da görüşüp sözleştiğimiz ekiple buluştum ve Ankara metalcisinin iyi bildiğini düşündüğüm KARAKEDİ grubunun değişmez vokali Asena ile beraber küçük sahneye, Chris Broderick ve Shawn Drover‘lı ilginç kadrosuyla ACT OF DEFIANCE izlemeye gittik. En önden izlediğimiz grubun büyük bir hayranı değilim açıkçası ama hemen önümde Broderick gibi bir gitarist ve Drover gibi bir davulcu olunca tabii ki kısa süre içerisinde kendimden geçiverdim. Benim için biraz bayık grubun müziği ama sırf bu elemenları bir metre mesafeden izleyebilmek bile asla kaçırmak istemeyeceğim bir tecrübeydi ve kesinlikle zamanıma değdi. İnsan değilsin Broderick.

Bu iki konserin ardından Brutal Assault fitilini ateşleyecek, ortalığı yangın yerine çevirecek ilk grubu, THE BLACK DAHLIA MURDER‘ı beklemeye koyuldum. Bir yandan festival alanını keşfederken, bir gözüm de ana sahnedeki BRUJERIA‘nın üzerindeydi elbette. Davulda gerçek bir azman, Nicholas Barker önderliğindeki bu çılgın grubun gerçekten kendine has bir müziği ve kendine has bir kitlesi var; bana gelmiyor ve pek de anlamıyorum ama konserde eğlenen o kadar insanı görünce bir adım daha yaklaştım sana Brujeria, bir gün kavuşacağız. Ayrıca binlerce insanla Trump’a sövüp sonra da tepinmek pek eğlenceliydi. Neyse, bir yandan BRUJERIA dinlerken, bir yandan da etrafa göz gezdirerek Trevor ve çetesini beklemeye başladım.

Saatler 20:00’ı gösterirken Widowmaker‘ın introsu girdi ve Festival şimdi başlıyor işte diye düşündüm. Keşke başka bir şey düşünseymişim, zira sonraki yaklaşık elli dakika boyunca hiçbir şey düşünemedim. Akıl almaz bir disiplin ve enerji ile çalan grubun manyak performansı bir yana, ilk parçanın ortalarından itibaren circle pit duvarının bir parçası olup gelen geçeni gütmekle, yeri gelince yerden kaldırmakla, denyosu denk gelince de kıçına tekmeyi basmakla görevli buldum kendimi bir anda. Ya Catacomb Hecatomb sırasında, ya da Everything Went Black çalarken ben de daldım artık daha fazla dayanamayıp. Setlisti şöylece aşağıya bırakıyorum; konseri hayal edince bile biraz ter basıyor hala yahu. Muazzam bir konser grubu olduklarını tahmin ediyordum ama resmen yıktı geçti TBDM:

Widowmaker
Matriarch
Contagion
Nightbringers
Kings of the Nightworld
What a Horrible Night to Have a Curse
Catacomb Hecatomb
As Good as Dead
Everything Went Black
Statutory Ape
Deathmask Divine

Bu andan sonra ise gecenin sonuna kadar tek dinlenme fırsatım olduğu için HELMET ve TOXIC HOLOCAUST konserlerini ıskalayarak kalan zamanımı bir köşede nefesimi toplamaya, kırık çıkık bir yerim var mı diye kontrol etmeye ve sıvı takviyesi almaya çalışarak geçirdim. Nitekim çok geçmeden, saatler 21:55’i gösterirken gecenin ve festivalin ilk devi, CANNIBAL CORPSE sahnedeydi bile. İki ana sahnenin yan yana olması ve birinde ses-sahne düzeni ayarlanırken ötekinde konserin gerçekleşiyor olması, bu nedenle ana sahneye çıkan büyük isimlerin asla birbirleriyle çakışmamaları, ayrıca konserlerin hiçbir şekilde sarkmaması ya da aksamaması gerçekten müthiş. Festivale dair, konserlerden bağımsız bir yazı da var aklımda ama değinmeden geçmek istemedim. Gerçekten Brutal Assault organizasyonunu ayakta alkışlıyorum.

Ne diyorduk? Evet, CANNIBAL CORPSE. En son bundan sekiz yıl önce, İstanbul’da izleme fırsatı bulduğum death metalin Chuck Norris’i Cannibal Corpse yine bildiğimiz gibiydi. Tabii böyle söyleyince sanki olumsuz bir şeymiş gibi oldu ama CC standartını bilenler ne demek istediğimi çok iyi anlamışlardır. Sözün özü, yıkıp geçti Floridalı grup. Son albüm ağırlığında giren setlist, boyun disklerinin giderek kaymaya başlamasıyla birlikte geçmişe uzanmaya ve birbirinden öküz parçalarla karşı konulamaz bir yıkım seansına doğru dönüşmeye başladı. I Cum Blood ve Make Them Suffer manyaklıklarının etkisini henüz atlatamamıştım ki, Bay Boyun sahneye bir dostu davet edeceğini duyurdu ve birkaç saat önce ebemizle yakın temas kuran TBDM’dan tanıdığımız Trevor sahneye çıkıverdi; iki dev death metal vokalistinin romantik düeti için Stripped, Raped and Strangled’dan daha iyi bir seçim olabilir miydi? Elbette olamazdı. Bu muhteşem düet sonrası Corpsegrinder bir süre seyirciyle eğlendikten sonra dünyanın en iyi şarkı sunumu ile Hammer Smashed Face‘e girdi ve CANNIBAL CORPSE, neden hala en yukarıda olduğunu bir defa daha kanıtlamış bir halde sahneyi terk etti. Gerçekten başka bir boyuttalar ve umarım her metalci en azından bir defa bu hayvan adamları canlı görme şansı bulur.

Code of the Slashers
Only One Will Die
Red Before Black
Scourge of Iron
Evisceration Plague
Scavanger Consuming Death
The Wretched Spawn
Pounded into Dust
Kill or Become
A Skull of Maggots
I Cum Blood
Make Them Suffer
Stripped, Raped and Strangled
Hammer Smashed Face

Üzerimizden neyin geçtiğini anlayamadan, bu defa hemen sol tarafımızdan yükselen sesler eşliğinde GOJIRA için iyi bir konuma yerleşmeye çalıştım. Doğruyu söylemek gerekirse grubun son albümü hakkındaki fikirlerim hiç olumlu değil ve son zamanlarındaki konserlerinde çaldıkları parçalar da biraz keyfimi kaçırıyor. O nedenle her ne kadar GOJIRA izleyecek olmanın heyecanını kemiklerimde yaşasam da, bir yanım da çok fazla beklentiye girmemem konusunda tembihliyordu beni.

O ana kadar toplanan en büyük kalabalığın önünde sahneye çıktı Fransız grup ve Only Pain ile açılışını yaptı. Ya hastalıktan ya da geçici bir yıpranma nedeniyle Joe pek çok parçayı söylemeden, yalnızca sözleri okuyarak geçti. The Heaviest Matter of the Universe esnasında kulağa batmaya başlayan sesi, konserin sonuna kadar tam manasıyla düzelmedi ne yazık ki. Buna karşın grup her zamanki gibi kusursuz bir şekilde çaldı. Ancak hem çalacakları parçaları bildiğimden, hem etraftaki klostrofobi coşturan kalabalıktan hem de Joe’nun sesi yüzünden yarım saat sonra arka taraflara geçip konseri oradan takip ettik. Setlist ve performans açısından benim için festivalin minik hayal kırıklıklarından bir tanesiydi ama GOJIRA‘nın vasat hali bile taş gibi olduğu için epey eğlendim, coştum, tepindim elbette. Işık ve arkadaki ekran anlamında da mis gibi bir şov sundu zaten grup. Flying Whales‘de gerçekten kocaman şişme balinalar atıldı seyircinin üzerine mesela. Kaldi ki Mario danasını izlemek bile başlı başına bir eğlence zaten. Onlar da hemen hemen şöyle bir şeyler çaldılar:

Only Pain
The Heaviest Matter of the Universe
Love
Stranded
Flying Whales
The Cell
Backbone
Terra Inc.
Silvera
L’enfant Sauvage
The Shooting Star
Vacuity

Gojira’nın son iki parçasına doğru iyice kendilerinden uzaklaşıp hemen yan taraftaki diğer ana sahnede önlerden çok iyi bir yer tutup gecenin bir başka dev ismi olan PARADISE LOST‘u beklemeye koyuldum. Bir yandan iki sahnenin ortasındaki dev ekrandan Gojira’nın Vacuity performansını takip edip diğer yandan da No Hope in Sight ile gireceğine emin olduğum İngiliz devin nasıl bir şov sunacağını düşünüp heyecanlanıyordum. Neredeyse Vacuity’nin son notasıyla beraber sahnede bir hareketlilik başladı ve son düzenlemelerin ardından, yalnızca bir-iki dakika içerisinde PARADISE LOST, seyirciye kısa bir baş selamı çakıp mikrofonunun önündeki yerini alan Nick Holmes önderliğinde sahnedeki yerini aldı. Sanırım başta belirttiğim bu kadro eleştirilerinden nasibini alan gruplardan biri de Paradise Lost oldu, çünkü özellikle Gojira ve Cannibal Corpse’a nazaran grubu izleyen sayısı gerçekten bir hayli düşüktü. En ön sırada, iki yanımda kollarımı açabileceğim genişlikte bir konfor alanı içerisinde izledim grubu, gerisini siz düşünün. Bu noktada sanırım çuvaldızı da kendime batırmam gerekecek, çünkü hiç eveleyip gevelemeden itiraf ediyorum ki grubu yalnızca yarım saat izledim!

Forever Failure sonrasında, hem daha önce grubu canlı izlediğim hem de Metalgate sahnesinde beni bekleyen manyaklığı bildiğim için, koştur koştur küçük sahnenin yolunu tuttum. Festivale gitmeden önce, daha önce duymadığım ya da hatırlamadığım isimleri tararken karşıma çıkan Ratos de Porão isimli manyaklığı kaçıramazdım. 1981 yılından kalma Portekizli thrash metal/punk/crossover dedeleri videolarında o kadar keyifli görünüyordu ki mutlaka izlemeliydik. Gerçekten de, sanırım ikinci parçasında gruba yetiştik ve hemen önlere doğru ilerledik. Bu noktada şunu da söylemem gerekiyor ki gerçekten de eğer bir grubu önden izlemek istiyorsanız öne gidebiliyorsunuz Brutal Assault’ta. Şimdi burada bariyerlerin önünden izlediğim grupları sayıp küfür yemek istemiyorum, sırası gelince tek tek yerim ama böyle de bir güzelliği var festivalin hakikaten.

Neyse, Ratos de Porão hakikaten festival sayesinde keşfettiğime en memnun olduğum grup oldu sanırım. 56 yaşındaki gitaristi, 54 yaşındaki vokalisti, 47 yaşındaki davulcusuyla, saniye yerinde durmayan bir müzik ile Metalgate sahnesini yıktı geçti grup. Belli ki bir tek ben grubu yeni öğreniyormuşum, zira müthiş kalabalık bir kitle izliyordu bu bodrum sıçanlarını. Söyleyecek hiçbir sözüm yok kendilerine, sizsiz geçen yıllarımı metalcilikten saymıyorum ya artık. Canlarım benim. Gidip sapsarı bir tişörtlerini bile satın aldım ve olur olmadık her konsere o tişörtü giyeceğim bundan sonra. Baksanıza şu videoya ama, muh-te-şem değiller mi?

Gecenin bizim için son grubu ise yeraltı piyasasının önemli isimlerinden, kült Macar black metal efsanesi TORMENTOR‘dı. Grubun ana sahnede olması, hatta kapanış grubu olması bile kıdem boyutunu gözler önüne seriyor, ancak ben yine de birkaç bilgi kırıntısı bırakayım da işin rengi belli olsun: ATTILA ismi tanıdık geldi mi? Hani MAYHEM‘in vokalisti olan, hani De Mysteriis Dom Sathanas‘ta da vokal yapan, 2004’ten beri de resmen MAYHEM vokalisti olan? İşte onun ilk grubu arkadaşlar TORMENTOR. Daha bir şey söylemeye gerek yok herhalde. Attila önderliğinde ezip geçti Macar grup ve bu muhteşem güne enfes bir kapanış gerçekleştirdi.

Evet. Festivalin ilk günü böyle geçti. TOXIC HOLOCAUST ve WHOREDOM RIFE kaçırdığıma, GOJIRA‘dan pek keyif alamadığıma ya da herhangi başka bir şeye zerre üzülemediğim, neler olduğunu idrak edene kadar bitireven muhteşem bir gündü ve gelmiş geçmiş en iyi geç doğum günü hediyesiydi belki de benim için. Brutal Assault gerçekten pek çok açıdan kusursuz bir festival ve daha ilk gününden bunu anlamak mümkündü. Eğer istek olursa festival rehberi tadında bir şeyler de karalarım belki ama bu seride daha ziyade festival günlüğü tutma niyetindeyim…

Tüm yorgunlukların, içilen sonsuz biraların ve tepişmelerin ardından, ertesi gün için programımıza eklediğimiz isimlerin yarısı bile büyük bir heves ve heyecan ile çadıra dönmemizi sağlamaya yetiyor da artıyordu, zira festivalin ikinci günü bizi şu gruplar bekliyordu: EXHORDER, MUNICIPAL WASTE, GREEN CARNATION, DYING FETUS, MYRKUR, MOONSPELL, PALLBEARER, CONVERGE, MARDUK. Attila’nın aşağıdaki pozu artık çok daha anlamlı, değil mi?

 

 

 

 

 

 

 

İsmail Korhan Tok

Üniversiteden sonra metali bırakmadım.

BRUTAL ASSAULT 2018: İLK ŞOK!” için 3 yorum

  • 20 Ağustos 2018 tarihinde, saat 12:35
    Permalink

    Nedense herkes Wacken dan sonra Brutal Assault’un insanı kesmeyeceğini söyleyip durdu bu son 15 günde.Ama yazdıklarını okuduktan sonra bu yıl siyasiler biraz rahat durur da kurlar elverirse gitme niyetim oluştu.Tabiki senin yazından sonra 🙂 Festival kadrosunu beğenmeyenler de bok yesin ayrıca

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.